Teknoloji, Bilim, Doğa ve İslam

Teknoloji, Bilim, Doğa ve İslam
Muhammed ÖZEN
26 Mart 2016

Teknoloji, bilimin özel bir alanıdır. Teknolojinin gelişmesi bilimin gelişmesine bağlıdır. Ancak ikisi arasında amaçsal ve işlevsel açıdan fark vardır. Bilim, doğayı anlama ve açıklama amacı güder. Teknoloji ise doğayı kontrol altına alma, onu insanın hizmetine sunmak için sömürmeyi ifade eder. Bilim, kuramsaldır; teknoloji pratiğe yöneliktir.
Bugün hayatımızı kolaylaştıran şeyler teknolojinin eseridir. Kullandığımız bilgisayar, cep telefonu, araba…  ve çatal, kaşık bile teknolojinin eseridir. Teknolojinin merkezi (ortaya çıkarıldığı, yönlendirildiği) Batı’dır. Batı, bilimi teknolojinin; teknolojiyi de sanayinin hizmetine sunmuştur. Sanayicilerin hedefi ürettiklerini tükettirmek, daha çok üretmek ve daha çok tükettirmektir. Sanayicilerin kölesi olmuş teknikerlerin ve bilim adamlarının hedefi de dolaylı olarak budur. Hepsi de ceplerini, banka hesaplarını hatta bankalarını düşünmektedir; doğayı umursamamaktadırlar.
İklim değişmekte, orman azalmakta, hava ve su kirlenmekte, mavi gökyüzü grimsi bir renk almakta… Bunun sorumlusu sadece sanayiciler ve hizmetlileri değildir. Düşüncelerini reklamlara göre yönlendiren, ihtiyacı olmayan eşyaları edinen, egosu alım gücüyle doğru orantılı olan tüketicilerdir. Onlar tükettikçe; sanayiciler üretmekte, doğa tükenmektedir. İnsan kendi sonunu kendi elleriyle hazırlamaktadır.
Batı, İslam’dan yoksundur; İslam âlemi ise bilimden. Batı, doğayı sömürür, onunla savaşır. İslam ise doğayla uyum halinde yaşamayı emretmektedir. Batının doğayı sömürerek elde ettiği faydalar karşılığında doğaya ve insana verdiği bazı zararlar vardır; kitle imha silahları, gürültü kirliliği, su hakkının ihlali… İslam kul hakkına girmeyi yasaklamaktadır. İslam bu kadar sade ve basit bir çözümle vicdanlara hitap etmektedir.
Bilim İnsanının Ahlak Problemi
Bugün bilim, teknolojinin; teknoloji de sanayinin hizmetçisi statüsündedir. Bilim adamları ahlakî değerlerini yitirmiş; sanayicilerin, şirketlerin ve devletlerin kölesi olmuştur.
Örneğin, ilaç şirketinde çalışan bir bilim adamı x hastalığının tedavisinin b bitkisini yemek, m meyvesinin suyunu içmek olduğunu keşfetti. Eğer bu bilim adamı patronuna x hastalığının tedavisinin m meyvesinin suyunu içmek olduğunu rapor ederse işinden kovulur. Bu durumda bilim adamı m meyvesinin suyunu elementlerine ayıracak, bu elementleri laboratuvar koşullarında bir tablet, kapsül haline getirecektir. Elbette ki, bu ilacın “asgarî” düzeyde bir tedavi olmasını sağlayacak ki ilaç üretimi durmasın.
Yukarıdaki gibi bir durumda ahlakî değerlere sahip bir bilim insanı ya gerçek tedavi yolunu olduğu gibi sunacak ve işinden olacak ya da bu tedaviyi gizleyecektir. Birinci şekli tercih etmek gerçekten çok zordur. İkinci şekil ise insanların bir bağımlılıkla beraber asgarî düzeyde şifa bulmasına tercih edilemez görünüyor. O halde en doğru yol paraya kulluk etmemek, insanların sağlık hakkını ihlal etmekten korkmaktır. Bu, bilim insanlarından beklenmeyecek bir yüceliktir. Nerede bir keşif için hayatını ikinci plana atan bilim âşıkları, nerede ceplerini düşünen, kul hakkını önemsemeyen bilim insanları!
Bilim insana doğruyu gösteremez, gösterse bile doğruyu tercih etmeye zorlayamaz. İnsanı doğruyu yapmaya iten kuvvet vicdandır. Bilim, insanların hayatlarını kolaylaştırabileceği gibi silah sanayisinin ve politik gücün kölesi olarak insanların hayatına da son verebilir. Bilimin iyi ya da kötü olarak kullanılması insanın elindedir. Onu canavar yapan insandır. O halde bilim insanı yetiştirmeden önce ahlaklı insan yetiştirmeliyiz.
Muhakkak, ahlaklı bilim insanları vardır. Ancak bunlar sadece bireysel olarak varlıklarını sürdürmektedir ve sayıları çok azdır. Bilim insanı; kendine ve yaptığı işe karşı dürüst olmalı, doğruları söylemekten çekinmemeli, kul hakkına riayet etmeli, paraya tapmamalı, politik güçten korkmamalıdır. Bilim etiği denilen içi boş disiplin bu ahlakî temeller üzerine kurulmalıdır. Bu ahlakı ona ancak sistemli bir şekilde İslam verebilir.