Davet Sanatı

Davet Sanatı
Gamze ÖZDEN
05 Ekim 2016

Anne inayetiyle ip yumağını sıcacık bir kazağa dönüştüren, biçimsiz minik bir iğneyi yemenilerin kenarlarına motifler çizen bir ressama çeviren, tek başına siyah ve delikli bir kumaşı renk renk güllere bezeyen sade ve bir o kadar göz nuru bir kelimeydi ‘sanat’…

Sanat, kimi zaman bir hattatın hokkasına saklanmıştı. Kamışında gizlediği titizliğin, hassasiyetin; bileklerine yüklediği mühim bir mesuliyetin sarımtırak eski kâğıtlara itina ile dökülmüş haliydi o.

Yahut bir ebruzenin suya nakşettiği desenler ile göz penceresinden girip, gönül evini serinleten bir yağmurdu sanat…

Veyahut yüreğine salt ızdırap ve çile hibe eden bir şairin, muzdarip ve çilekeş mısralarında dolaşan devasa bir dert idi o.

Asıl mesele de o değil miydi?  Dert olmasa, nasıl çizsin hattat Besmele’yi şevkle, nasıl suyu süslesin ebruzen dervişane lale ile ve nasıl mütercimi olsun kelimeler bir kırık gönlün serzenişinin!

Hayır, hayır! Sanat, sanat için değil; toplum içindi. Hem de hayat gayesinin ve niçin yaratıldığının bilincinde olan, hakikat düşmanı değil, bilakis onun bekçisi olan, kalbi Rabbinin kendisine lütfettiği “nur” ile aydınlanan ve çok derin bir unutkanlıkla karanlığa bulanmış yeryüzüne bu “nuru” yaymak için canını dişine takan bir toplum için gerekti o!

Davet ise peygamberî bir sanat değil miydi? 950 senenin alınteri ile Nuh’un (a.s.) sabrı, müthiş mantık önermeleri ile İbrahim’in (a.s.) fetaneti, kavminin şımarıklığı ile ihaneti karşısında yılmadan yoluna devam eden Musa’nın (a.s.) mücadelesi ve Taif’in taş yağmuru ve hakaretleri karşısında Muhammed’in (s.a.v.) kuşandığı merhameti değil miydi o!

Ve bu mukaddes sanatta mahir olmak, gönül diline hâkim olmakla mümkündü. Gönül dili evrenseldi. Dünyanın dört bir yanında konuşuluyordu. Ancak sessiz bir dildi; alfabesi, kelimeleri ve terimleri yoktu. Anlaşılması güç olduğu kadar; öğrenildiği takdirde tüm anlaşmazlıkları sona erdirebilecek bir kabiliyete de sahipti. Öyleyse, bu dili bize öğretecek bir referans, bir muallim, bir kılavuz olmalıydı.

Hiç şüphesiz gönül dilinin kılavuzunu öğrenmenin yolu; yeryüzü halifesinin gönlüne hâkimolan Rabb’ın, yol gösterici bir misyonla indirdiği “Kitab”ı ve yeryüzünü aydınlatan bu “Nur”un pratik hayattaki tezahürü olan “Nebevî Sünnet”i idrak etmekten geçiyordu. 

Gönül dili nazikti. Tıpkı cam gibi kırılgandı. Davet sanatkârı bu sebeple diken üstünde hareket etmeliydi. Aksi takdirde bir yüreği ihya değil; bilakis imha ederdi! Ve bu yapılabilecek en büyük haksızlıktı.

Lakin bir denge olmalıydı. Aşırı yumuşaklık tavizi, aşırı sertlik de sığlığı getirirdi çünkü. Çünkü İslam denge diniydi… Çünkü Kur’an-ı Kerim, vasat bir ümmet olmamız gerektiğini söylüyordu. Feraset kaçınılmaz duamız olmalıydı; fitnelerin saltanat sürdüğü zamanlarda. Ve şair; “Kalbinizi yumuşatın, ama iradeniz sert olsun. Kelimelerinizi yumuşatın ama nüfuzunuz kuvvetli ve derin olsun.”1 dememiş miydi?
Gönül dili hassastır demiştik ya hani. İşte bu dil, fırtınalı bir denizin ortasında kalmış ufak bir sandal gibidir. Fırtınalı deniz, sert dalgalarını o minik sandala doğru gönderdiğinde neler olacağını tahmin edebiliyoruz değil mi? Peki, ya her yönüyle yaşlanmış ve ölümü bekleyen, an be an nice felaketlere istemsizce ev sahipliği yapan bu koskoca gezegenin aciz halifelerine muamelemiz nasıl olmalı? İki seçenek var önümüzde; ya kılavuzumuz ile ihya ya da sert, acımasız ve vurdumduymaz eleştirilerimizle imha edeceğiz!

Dipnotlar
1. Cahit Zarifoğlu.

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!