Yeniden Doğuş-3-

Yeniden Doğuş-3-
Ebru CİHANGİR
07 Mayıs 2018

Sahra yüreğinin hafifliğiyle dolandı durdu. Allah’ı (c.c) tanıdıkça ne kadar mutlu olduğunu hissediyordu. “İnsan en çok bilmediğine düşman olurmuş. “ diye okumuştu bir yerde. Gerçekten de soru yığınlarından kurtuldukça hafifliyor ve tanıdıkça ruhundaki fırtınalar diniyordu sanki.

İnsan fıtratına uygun olmayan başıboşluğu yaşıyordu. Aidiyet hissi benliğinden kaybolmuştu sanki. Bir şeylere ait olmayı ister insanlar. Sahra da bu aitliği hissetmeye başlamıştı yavaş yavaş. Allah’a (c.c) ait olduğunu, Allah’ın (c.c) kendisini her zaman gördüğünü bilmesi iyi geliyordu. Tabii ki daha nice bilmediği şeyler vardı.

Hümeyra, Sare Abla ve diğer kızlarla her konuştuğunda ruhundaki çatlakları daha da hissediyordu. Daha düşünceli oluyordu. Bu avare tavırları annesinin de dikkatini çekmişti. Ev içinde çok konuşan Sahra gitmiş, çok düşünen az konuşan Sahra gelmişti.

Annesi Sahra’yı yanına çağırarak; ”Kızım, sen iyi misin? Kaç gündür durup dururken gülümsüyorsun. Uzun uzun dalıyor gözlerin. Bizimle de doğru düzgün konuşmuyorsun. Dünkü partide neler olduğunu bile sormadın. Hasta mısın yoksa?” dedi anne şefkatiyle.

Sahra annesini çok seviyordu. Annesinin de onu çok sevdiğini biliyordu. Babasıyla evlenmeden önce küçük ve güzel bir köyde yaşıyordu annesi Zeynep Hanım. Kendi yağlarında kavrulan bir aileydiler. On yedi yaşına geldiğinde babası evlendirmek istediğini söylemişti. Zeynep Hanımda yaşının vermiş olduğu utangaçlıkla hiçbir şey söyleyememişti. Annesinden gördüğü İslami bir terbiyesi vardı; fakat bilinç düzeyinde olmadığı için evlenip şehre yerleştiklerinde çevrenin de etkisiyle çoğu şey geleneksel olarak kaldı. Davetler, eşinin karmakarışık iş toplantıları, partiler derken hassasiyetlerini unutmuş, moda dergileri ve televizyon programlarından öğrendiği giyim kuşamla da son trendleri yakalamıştı. Başındaki örtüyü de vicdanı el vermediği için çıkaramıyordu. Onu da tarza dönüştürerek arkadaşlarına ayak uyduruyordu.

Sahra annesine öğrendiklerini anlatıp anlatmamakla kararsız kaldı. Bir süre daha anlatmamaya karar verdi ve “İyiyim anneciğim, bir şeyim yok.” dedi. Zeynep Hanım kızının üzerine daha fazla gitmeyeyim diye düşünerek ev işlerine devam etti.

Sahra’nın aklına takılan bir mesele daha vardı. Sare Abla kesin hoca olmalı diye düşündü. Ya da hani şu hitabeti düzgün olan misyonerler gibi… Yoksa meseleleri bu kadar güzel nasıl açıklayabiliyordu ki?

Ağır adımlarla okula doğru ilerliyordu, reklam panolarına ilişti gözleri. Oldu olası sevemiyordu bu görüntüleri. ”Pazarlanan eşya mı, insan vücudu ve karakteri mi?” sorusu yankılandı beyninde. Bunu anlamak oldukça kolaydı aslında. ”Kapitalist düzen…”diye geçirdi aklından. Franz Kafka’nın ‘Dönüşüm’ kitabında anlamıştı bu sistemi. Kapitalist düzenin, insanı ne hale getirdiğini anlatılabilecek en güzel örnekle anlatmıştı Kafka. Yapışkan, ağırlaşan ve hareketleri günden güne yavaşlayan bir böcek... Daha fazlasını düşünmek istemedi. Çünkü düşüncelerinin ucu kendine de dokunuyordu. ”Ben de kapitalist düzenin bir parçası mıyım?” diye sordu kendine. Cevaplamak bile istemediği bir soru olmuştu.

Okula vardığında ilk işi Hümeyra’yı bulmak oldu. Okul çıkışı biraz konuşmak istediğini söyledi. Dersleri bittikten sonra o çok sevdikleri çocuk parkına gittiler. Sessiz, sakin bir yerdi. İkisi de çocukları çok seviyorlardı. Çocukların masum halleri yüzlerini güldürmeye yetiyordu. Hele Hümeyra’daki merhametli haller Sahra’nın buraya gelme isteğinin en büyük katkısıydı.

Yol boyu Sahra sessizliğini bozmamıştı, bu yüzden Hümeyra da konuşmamıştı. Ağaçlık olan tarafa oturup sohbet etmeye başladılar. Sahra artık Hümeyra’yla her konuyu konuşabileceğine inanmıştı.

“Hümeyra, seninle konuşmak istediğim bir mesele var demiştim.” deyip biraz sustu. Hümeyra sadece arkadaşını dinler vaziyetteydi, bölmeden konuşmasını devam ettirmesini bekledi.

“Böyle çok soru soruyorum ama sorabileceğim başka insan yok etrafımda. Ailemle, apartmandaki arkadaşlarımla konuştuğum konular hep sabit. Ya diziler, ya moda ya da gelecek davette ne giyeceğimiz. Neyse…” deyip derin bir iç çekti Sahra ve devam etti; ”Sare ablanın konuşmalarını da kendisini de çok sevdim. Görüştüğümüz tüm zamanlarda dikkatimi çeken bir nokta var. Sare Abla bu kadar bilgiyi nasıl biliyor? Hoca olmadığına emin misiniz? Neden sizinle bu kadar ilgileniyor? Benim her sorduğum soruya sinirlenmeden güzellikle cevap veriyor ve zaman ayırıyor?”

Hümeyra Sahra’nın bu meraklı hallerini çok seviyordu. Gülümseyerek konuşmaya başladı; ”Öncelikle merak edip sorman çok güzel. Ancak düşünerek sorarsan hakikatlere ulaşabilirsin. Bak Sahra’cığım, bizler elhamdülillah Müslümanız. Allah (c.c) Hucurat suresinin onuncu ayetinde buyuruyor ki “Mü’minler ancak kardeştirler.” Şimdi biz bu ayete iman ediyorsak Müslümanları kardeşimiz olarak görmek zorundayız. Kardeşler birbirine zaman ayırır, birbirlerini severler, birbirlerini düşünür ve hatalarını düzeltmeye çalışırlar öyle değil mi? İşte biz de bu kardeşliğin esaslarını gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Hoca olup olmama konusuna gelince de… Bizler din adamı olmak zorunda değiliz ama dinimizin adamı olmak zorundayız. Dini sadece camilere, medreselere, Kur’an kurslarına bırakırsak bunlar dışında olan insanlara nasıl ulaşırız? O yüzden kim ne kadar biliyorsa çevresine anlatmakla yükümlüdür. Hatta istersen bu konuyu yarın Sare ablayla da konuşabiliriz. O daha iyi açıklayacaktır diye düşünüyorum.”

Sahra Hümeyra’nın söylediklerini tekrarlıyordu sanki içinden. Unutmak istemiyordu öğrendiği hiçbir şeyi. Bu fikir de hoşuna gitmişti. ”Güzel olur. ”diye cevapladı heyecanla.

Sahra bu hallerine çok şaşırıyordu. Önceden olsa böylesi yobaz olduğunu düşündüğü insanlarla hiç muhatap olmazdı. Annesi de sürekli böylelerinin örgüt bağlantılı olduğunu söyleyip dururdu. Uzak durulması gereken insanlardı aslında bunlar. Ne amaçları vardı da bu kadar uğraşıyorlardı ki? Bu düşüncelerinden sıyrılıp biraz daha ortamın tadını çıkardıktan sonra evinin yolunu tuttu Sahra. Hümeyra da yurda döner dönmez Sare ablayı arayarak yarın için müsait olup olmadığını sordu. Sahra’yla birlikte konuşmak istedikleri meseleler olduğunu söyledi. İstediği cevabı alıp mutlulukla kapattı telefonu. Hemen Sahra’ya mesaj attı.

“Selamünaleyküm canım. İnşaallah yarın görüşeceğiz Sare Abla’yla. Bu sefer ben gelip alacağım seni evden 12’de hazır ol.” Mesajını okuyunca kalbinin ritminin değiştiğini hissetti Sahra. Hemen uyuyup zamanın çabuk geçmesini istiyordu. Fakat bir türlü uyku mefhumu uğramıyordu gözlerine. Gecenin sessizliğinden almak istiyordu sanki cevapları. Gecenin ilerleyen saatlerinde yorgun düştü göz kapakları.

Sabah erken kalkıp işlerini bitiren Hümeyra geç kalmamak için Sahra’nın evine doğru yürümeye başladı.

“Kim o?” diye seslendi Zeynep Hanım içeriden. ”Ben Hümeyra efendim.” Diyerek tanıttı kendini Hümeyra. Zeynep Hanım kapıyı açtığında korku ve şaşkınlıkla birlikte ; ”Yanlış oldu sanırım. Bizim kapımızı neden çaldınız?” dedi sert bir ses tonuyla. Hümeyra sorunun sorulma şekli karşısında bir an duraksadı ve ardından cevap verdi; ”Ben Sahra için gelmiştim ama yanlış mı geldim?” Zeynep Hanım böylesi kıyafetli bir insanın kızını tanıdığına oldukça şaşırmıştı. Zeynep Hanım cevap vermeden Sahra içeriden; ”Doğru geldin Hümeyracığım. Hemen geliyorum. Bu ne dakiklik henüz hazırlanmıştım” deyiverdi telaşla. Zeynep Hanım kızından duyduğu cevapla tansiyonunun yükseldiğini hissetti ve hiçbir şey söyleyemeden iki genç kızın gittiğine şahit oldu.

Nihayet derneğe gelmişlerdi. Sare Abla işlerini bitirmiş onları bekliyordu. ”Selamünaleyküm” diyerek içeri girdi Hümeyra ve ardından  Sahrada geldi. “Aleykümselam. Hoşgeldiniz. Buyrun oturun. Çay alıyordum kendime size de getiriyorum şimdi. ”diye cevapladı Sare Abla en sevecen ses tonuyla.

Çayları ikram edip karşılarına oturdu. Kısa bir hasbihalden sonra meseleye Sahra giriş yaptı; ”Sare abla yanlış cümleler kurarsam kusuruma bakma ama merak ettiğim şeyler var. ”dedi. ”Estağfurullah Sahra. İstediğini sorabilirsin.” diye cevapladı Sare abla.

 

“Sare abla sen neden bizimle bu kadar ilgileniyorsun? Öğrendiğime göre hoca da değilmişsin. Hoca olmayıp bu işi yapıp para kazanmadığın halde neden insanlara bir şeyler anlatma gereği duyuyorsun? Bunu zorla değil sevgiyle yaptığını hissedebiliyorum ama bunun geçerli bir gerekçesi var mı?” Sahra bu cümleleri peşi sıra kurarken tedirgin de olmuyor değildi. Şimdiye kadar böyle ağır konuşmadığı için hep sakin cevaplar almıştı. Bu sorular karşısında bir insanın gururunun incinmemesi mümkün değil diye düşünüyordu. Sare ablanın yüz ifadesinde kızgınlık görmediği için biraz rahatladı.

Sare abla Sahra’nın konuşmasını bitirdiğine kanaat getirince konuşmaya başladı; ”Bir gün bir hocanın sohbetini dinliyordum. Veda Hutbesinden bahsediyordu. Hani Peygamberimiz (s.a.v.) son sözlerinden… Bir yerinde Efendimiz’in (s.a.v.) ‘Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulanmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur. ’dediğini söyledi. Burası beni harekete geçiren nokta oldu. Bu işin yani emri bil maruf nehyi anil-münker işinin farz-ı kifaye olduğunu öğrendim. Rabbimiz Al-i İmran suresinin 110. Ayetinde buyuruyor ki; ’Siz, insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder kötülükten meneder ve Allah’a (c.c.) inanırsınız.’ Hatta bu ayet alimlerce İslam dininin hüküm kaynaklarından biri olarak kabul ediliyor. Görüyoruz ki biz son Peygamberin ümmeti olarak hayırlı oluşumuzu Allah’a inanmak ve iyiliği emredip kötülüğü menetmekle sağlıyoruz. Bir örnek daha vermem gerekirse ki buna delil onlarca hadis ve ayet vardır. Fussilet suresi 33.ayetinde “(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben Müslümandanım’ diyenden kimin sözü daha güzeldir.” buyuruyor Allah (c.c). Bu ayetlerden sonra mümkün müdür Müslümanım diyen birinin durması? Her Peygamber de davetten sorumluydu ve kavimlerine bu davet karşılığındaki isteklerini dile getirişleri aynıydı. ’Ben sizlerden bir ücret talep etmiyorum. Benim ücretim Allah (c.c) katındadır.’ Bizler de Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberin ümmeti olarak bu işi hiçbir ücret, teşekkür veya takdir cümleleri beklemeden sadece Allah’ın rızasını gözeterek yapıyoruz.”

Sahra fedakârlıkları şimdi kavrayabiliyordu. İmanlarından kaynaklandığını düşünmeliydim diye sitem etti kendine.