İçimizdekiler

İçimizdekiler
Ebru CİHANGİR
09 Haziran 2020

Sıcak fakat merhametli bir Ramazan günüydü. Arapçada Ramazan bayramı için “fıtrat bayramı” ismini kullandıklarını öğrendiği vakitlerdi. Hastane camekânından hırçın rüzgârın çimenleri nasıl savurduğunu izliyordu. Bir savaş sahnesi, bir kıyamet sahnesi izler gibi hissetti. Sonra Suriye'yi, Bağdat'ı, Kudüs'ü izliyormuş gibi... Dışarıda savaş oluyor; fakat bende tüy kımıldamıyor. Ufak rüzgârda dalgalanan başörtüsünün ucu yerli yerinde. Ne yüzüme vuran rüzgâr ne de nefesimin kesilecek hissi... Hiçbiri yok diye düşünürken şükrediverdi haline.

Loş ışıklı, para ve dezenfektan kokulu koridorda simetriyi bozmadan yürüyordu. Koridorun ortasında görünmez bir çizgi üzerinde dikkatlice... Görüş açısı bir milim kaymasın diye oldukça ihtiyatlı...

Sırat-i müstakim çizgisinde de böyle dikkatli miyim diye düşündü. Bu mühim yol, koridordaki simetri kadar önemli değil miydi yoksa gözünde? Yoksa göz zevkine verdiği değeri kalbinin rotasına vermiyor muydu? Bu sorular oldukça utandırmıştı. Beyninde dönüp duran ve utanma duygusunu harekete geçiren düşünceleri dağıtırım fikriyle bir koltuk kestirdi gözüne. Birçoklarının hayatları boyunca bu kadar rahat bir koltuğa oturamayacak olmaları da üzmüştü. “Dünya onların ahiret bizim olsun” derken, Peygamberin yüzündeki hasır izlerini gören Hazreti Ömer’i (r.a) düşündü. Usulca sindi koltuğa. Çelimsiz bedeni kaybolur gibi oldu. Gözleri yine iş başındaydı. Ne zamandan beridir böyle izler olmuştu etrafı, bilemiyordu. Yazar olmanın altın kuralı, gözlem yapmayı öğrendiğinden beridir belki de. Asansörün düğmesine basan yorgun bir temizlik görevlisinin ellerini, yerleri itinayla süpüren adamın kollarındaki dövmeleri, yeri delercesine yürüyen kadın doktorun topuğundaki detayı, fıtratı bozulmuş -onların deyimiyle evrimleşmiş- erkeğin küpesindeki taşı... Onlarca gereksiz detayı...

Bir çift ele takılmıştı şimdi de. Yaşlılığın vermiş olduğu güçsüzlükle titreyen ellere... Hâlâ yaşıyorum dercesine takılan yüzüğü inceledi bir süre. Kırışmış ellerde neler hatırlamamıştı ki. Babaannesiyle ellerini yan yana koyup ölüm ve yaşam ismini verdiği fotoğraf karesini, hürmetle öperken bir bayram sabahında bir o kadar ürktüğü anı, kabri, kalemi tutamayacak olmayı...

Sonbaharda dökülen yapraklar nasıl titriyorsa dallarında, öylesine titriyordu kadının elleri. Gözleri biraz daha yukarıya çıkarak bileğine doladığı birkaç sarımlık zincire gitti. Nasıl da gayret etmiştir bunu koluna takarken diye düşündü.

En son yaşlı ve mavi, yıpranmış ve okyanus, kederli ve gökyüzü gözlerine takıldı gözleri. Karşısındaki rahat koltukta, rahatsız oturan oğlundan medet umarcasına bakan gözlerine... İsmini duymaktan ürken kalbini yatıştırırcasına sıkıyordu yumruklarını. Oğlunun gözlerinden güç alıyordu. İlk kez tahtaya çıkan ilkokul talebesinin ayaklarına giden gözleri gibi, mahcuptu gözleri. Sonra gökyüzü olan gözlerini ayakkabılarına indirmişti. Ne keramet vardı bu ayaklarda? İnsan en sıkıştığı zamanlarda neden indirirdi ki gözlerini ayaklarına?

Başını öne eğmedeydi sır diye düşündü. Bir genç kız iffetinden başını eğerdi. Sevdiğinin gözlerine bakmaya cesaret edemeyen delikanlı, başını vakurca öne eğerdi. Annesine yalan söylemeyi beceremeyen çocuk mahcubiyetiyle başını eğerdi. 

Büyük imam da ilk eğitimini ayakuçlarına bakma konusunda almamış mıydı? Yoksa bu bilgi de kulaktan dolma bildiği bilgilerden birisi miydi?

Çok dağıttım kafamı diyerek, o da eğivermişti saygıyla başını önündeki kitabına...