M. Hamdi Yazır Hayatı

M. Hamdi Yazır Hayatı
Bayram KAYNAKÇI
29 Temmuz 2016

Muhammed Hamdi Yazır, 1877 yılında Antalya’nın Elmalılı kazasında doğmuştur. Annesi Fatma Hanım, babası Numan Efendi’dir. İlk mektebi ve rüştiyeyi Elmalı’da bitirmiş, 1893 senesinde İstanbul’a gelmiş ve tanınmış bazı hocalardan dersler görmüş, 1907 senesinde Beyazıt dersiamı (Osmanlı’da müderrislerin camilerde verdiği dersler) olarak hocası Kayserili Mahmud Efendi’den icazet almıştır. Bu yüzden hocası büyük Hamdi kendisi de küçük Hamdi diye anılmaya başlanmıştır. Tahsili sırasında Bakkal Arif Efendi ile Sami Efendi’den hat dersleri gördü ve onlardan da icazet aldı. Bir yandan da kendi çabalarıyla felsefe ve musiki öğrendi. Beyazıt Medresesi’ndeki iki yıllık görevinin ardından II. Meşrutiyet’in ilk meclisine Antalya mebusu olarak girdi.

II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesine rıza göstermeyen fetva emini Nuri Efendi’yi ikna edip fetva müsveddesini yazmak suretiyle bu konuda etkili bir rol oynadı. Onun bu davranışında padişahın öldürülmesi, meclisin kapatılması ve ülkenin büsbütün kargaşaya sürüklenmesi ihtimallerini göz önüne almasının etkili olduğu söyleniyor. Daha sonra Şeyhülislamlık Mektubî Kalemi’nde görev aldı. Mekteb-i Nüvvab ve Mekteb-i Kudat’ta fıkıh, Medresetü’l-Mütehassısin’de usul-i fıkıh, Süleymaniye Medresesi’nde mantık, Mülkiye Mektebi’nde vakıf hukuku dersleri okuttu. 1915–1917 yıllarında huzur derslerine muhatap olarak katıldı. 1918’de Şeyhülislamlık bünyesinde kurulan ‘Darü’l-Hikmeti’l-İslamiyye’1 azalığına  bir müddet sonra da bu müessesenin reisliğine tayin edildi. Israrlı teklifler üzerine Damat Ferit Paşa’nın birinci ve ikinci hükümetlerinde Evkaf Nazırı olarak görev yaptı. Bu görevde iken ikinci rütbeden Osmanlı nişanı ile ödüllendirildi. 

15 Eylül 1919’da ayan heyeti üyeliğine tayin edildi. İlmi rütbesi de Süleymaniye Medresesi müderrisliğine yükseltildi. Mantık hocalığı yaptığı sıralarda Cumhuriyet ilan edildi ve medreseler kapatıldı. Milli mücadele sırasında I. ve II. Damat Ferit Paşa Hükümeti’nde görev yaptığı için İstiklal Mahkemesi’nce gıyaben idama mahkûm edilmesi üzerine Fatih’teki evinden alınarak Ankara’ya götürüldü ve kırk gün tutuklu kaldı. Mahkeme sonunda muhtemelen İttihat ve TerakkiCemiyeti’ne üye olması sebebiyle suçsuz bulunarak serbest bırakılınca İstanbul’a döndü. Bu olaylardan sonra tamamen inzivaya çekildi ve vefatına kadar yalnızca camiye gitmek için evinden çıktı. Bir geliri olmadığı için maddi sıkıntı çektiği bu dönemde “Metalib ve Mezahib” adlı tercüme eserini tamamladı. Kitabın baş tarafına medreselerin kapatılmasının getireceği maddî ve manevî zararları anlatan bir önsöz yazdı. ‘Medreselerin kapatılmasıyla geçim sıkıntısına düşmüştür. Elmalılı’yı bir filozof olarak tanımamıza vesile olan “Metalib ve Mezahib” adlı eser de bu sıkıntının ürünüdür. Fakat amacı sırf bu değildir. Daha çok Hakk’ın rızasını kazanabilmek için bu eseri tercüme etmiştir.’2

Mısır Prensi Abbas Halim Paşa’nın teşvikiyle büyük çapta bir İslam Hukuku Kamusu  hazırlamaya başladı. Fakat bu çalışmasını yarıda bıraktı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Türkçe bir tefsir hazırlatılması kararı alınınca Diyanet İşleri Başkanlığı bu işi kendisine teklif etti. Elmalılı teklifi kabul ederek tefsiri yazmaya başladı. Hak Dini Kur’an Dili  adını verdiği eserini vefatından önce bitirmeye muvaffak oldu. Aslında bu eserin meali Mehmed Âkif Ersoy’a, tefsiri Elmalılı’ya verilmişti. Fakat öyle ya da böyle M. Âkif bu işten daha sonra vazgeçti. Bunun Türkçe Kur’an ile ibadet edileceğini duymasında ki pay yüksektir. M. Âkif bu işten çekilince meal de Elmalılı’ya kalmıştır.
Eserleri
1. Hak Dini Kur’an Dili: Elmalılı meal ve tefsir kendisine kalınca, M. Âkif’in korktuğu durum onu da pek âlâ ürkütmüştür. Bu yüzden meali yazarken devrik cümleler kullanmaya özen göstermiştir. Türkçeye hâkimiyeti yüksek olan Elmalılı’nın bunu kasti olarak yaptığı aşikârdır. ‘Hak Din’ demek suretiyle dinin tekliği ve kaynağına, ‘Kur’an Dili’ demekle de, Kur’an’ın Kur’an olabilmesinin ancak indiği dilde olmasına bağlı olduğunu işaret etmiştir. “Türkçe Kur’an mı var be hey şaşkın? Kur’an Arapçadır. Kur’an-ı Kerim’in manaları tam olarak anlaşılıp bitirilemez. Bir manası meydana çıkınca arkasından bir mana daha yüz gösterir. Nurunun açık parlaklığı içinde gizlilik ortaya çıkar. Mümine hitap ederken, kâfire bir korkutma fırlatır. Kâfiri korkuturken, mümine bir müjde nüktesini uzatır. Halka hitap ederken, ileri gelenleri düşündürür. Âlime söylerken, cahile dinletir. Cahile söylerken âlime dokundurur. Geçmişten bahsederken geleceği gösterir. Bugünü tasvir ederken, yarını anlatır. En basit gözlemlerden, en yüksek gerçeklere götürür. Müminlere gaybı anlatırken, kâfirleri şimdiki zamandan usandırır. Ve bütün bunları, duruma, makama, yere, zamana ve konuya göre en uygun, en güzel kelimelerle anlatır.”3

2. İrşadü’l-Ahlaf Fi Ahkamil-Evkaf: Elmalılı Hamdi Yazır’ın Mekteb-i Mülkiye’de hoca iken okuttuğu ders notlarını ihtiva etmektedir. Eser 1330/1911 yılında İstanbul’da Ahmet Kamil Matbaası’nda basılmıştır.

3. Sefer Bahsi: Hak Dini Kur’an Dili Tefsirinin 8. ve 9. ciltlerinin başına konulan bu uzun mektup, 1960 yılında Nebioğlu Basımevinde Hamdi Efendi’nin büyük oğlu Muhtar Yazır tarafından bastırılmıştır.
4. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Dini: Hamdi Efendi’nin, Meşihat Makamına Anglikan Kilisesi’ne mensup Dini Eserler Kütüphanesi Müdürü tarafından yöneltilmiş sorulara yazdığı cevaplardır.

5. Metalib Ve Mezahib: Paris Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlerinden Paul Janet ile aynı fakültenin konferans muallimi Gabriel Seailles’in 1887 tarihinde neşrettikleri Histoire de la Philosophie (Felsefe Tarihi’nin Tahlili) eserinin tercümesidir. Eserin başlangıcında bulunan önsöz (Dibace) tercümenin özeti niteliğindedir.

6. İstintaci Ve İstikrai Mantık: İngiliz filozoflarından Alexander Bain’in bu isimdeki kitabı Gabriel Compaire tarafından 1875 yılında Fransızcaya çevrilmiş, Hamdi Efendi de bu kitabı Türkçeye çevirerek, hoca olarak bulunduğu sırada Süleymaniye Medresesi’nde okutmuştur.

7. Hüccetullahi’l-Baliğa: bu eseri diyanet işleri başkanlığı namına tercümeye başlamış ancak fazla bir şey tercüme edemeden vefat etmiştir.

8. Beyanü’l-Hak, Sebilürreşad, Ceride-i İlmiye Dergilerinde Yayımlanan Makaleleri: Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın II. Meşrutiyet Döneminin süreli yayın organları olan bu dergilerde toplam yetmişin üstünde makalesi yayımlanmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın makalelerinden bazıları Cüneyd Köksal ve Murat Kaya tarafından bir araya getirilip hazırlanmış ve Kitabevi Yayın tarafından Ekim 1997 tarihinde İstanbul’da basılmıştır. Ayrıca Elmalılı Hamdi Yazır’ın fıkıh usulüne dair bir eseri, yarım vaziyette bir hukuk kamusu, bir kısmı eksik olan bir divanı da mevcuttur.

Yarım kalmış olan İslam Hukuku Kamusu, 1. 3. ve 5. ciltleri Sıtkı Gülle, 2. cildi Ayhan Yalçın tarafından 5 cilt halinde hazırlanmış, “Alfabetik İslam Hukuku ve Fıkıh Istılahları Kamusu” adıyla Eser Neşriyat ve Dağıtım–Masaüstü Yayıncılık tarafından 1997 tarihinde İstanbul’da basılmıştır. 

Dibace (Önsöz)
M. Hamdi Yazır’ın Metalib ve Mezahip adlı çeviri eserinde bulunan önsöz (dibace) eserin özeti niteliğindedir. Kendi dipnotlarıyla dolu bu önsöz için, şu cümleler eseri daha iyi anlamak için yetiyor: “Elmalılı’nın Metalib ve Mezahib isimli tercüme eserinin başına kendi el yazısıyla yazmış olduğu yazı beni çok etkilemiştir. Onu okurken insan kendisini bir çağlayanın kıyısındaymış gibi hisseder.”4

Medreselerin kapanmasıyla geçim sıkıntısına düşen Elmalılı, Metalib ve Mezahip adlı eserini bu geçim sıkıntısı çektiği dönemde kaleme almıştır. 

Tabii ki Elmalılı bu çeviri eserini ele alırken geçim sıkıntısı çekmesinden ziyade, hem kendisine hem de İslam âlimlerine yeni bilgiler katabilmek ve Hakk’ın rızasını kazanabilmek ümidiyle yola çıkmıştır. Lisan bakımından kendi dili dışında pek dil bilmeyen âlimlere böylesine iyi bir çeviri eseri sunabilmek için çok kısa bir süre de -6 ay kadar- Fransızcaya hâkim olmuştur. Batı’nın felsefesini bilmek istemeyen ve bilinirse kötü sonuçlar doğurabileceğini düşünen İslam âlimlerine karşılık, onların bizim eserlerimizi bilip tercüme ettiklerini ve hiçbirinin de Müslümanlaşmadığını ileri sürer. Elmalılı, onların eserlerini de biz tercüme edersek, Hıristiyanlaşma olmayacağı gibi onlara karşılık dinimizi daha iyi müdafaa edebileceğimizi belirtir.

Elmalılı’ya göre ilk felsefe bütün ilimleri kendi etrafında toplamıştı. Oysa günümüzde böyle bir şey kalmadı. Her ilim kendi etrafında gelişmekte, kendi kanunlarını ve metotlarını koymaktadır. Yazır’a göre felsefî düşünce, bu ilimlerin verileri üzerine düşünmek, sonrasında değerlendirmeye tabi tutmaktır. Zira ilimlerin kıymetini ancak felsefî içtihad verebilir. Felsefenin ilimlerle olan bu münasebeti dolasıyla, din ile felsefenin arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışan Elmalılı bunun için: “Felsefenin sonu Din Felsefesi olmuştur.”5 demiştir. Bu yüzden felsefeye ‘hikmet’ adını vermiştir. Din, Hakk’ı aramak ve bulmaktır. Dini tanıtanlar peygamberlerdir. Filozoflar ise ancak peygamberlerden aldıklarıyla hareket ederler ve hâkim olabilirler. Hakikat apaçıktır. Yalnız bunu göremeyen filozoflar -yani dine karşı çıkanlar- bir hakikat öne sürerek bunu temellendirmezler. Bu da eksik idrakten kaynaklıdır. 

Kant, A. Comte ve Spencer’ın din ile ilgili felsefî tavırlarından hareket eden Elmalılı, Batı felsefesinin en sonunda Allah’ın birliğini kabul ettiğini görmüştür. Ona göre Kant; “tenkit yolu ile felsefeyi feda etmiş olduğu halde dini ihmal edememiştir.”6 Pratik akıl yoluyla söz konusu Tanrı kavramını kabul etmek mecburidir. Böyle bir kabul de ahlakî açıdan çelişki içermemelidir. “Bizi imana götüren teorik aklın değil, pratik aklın ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç bizi rasyonel bir tek imana götürür.”7 Comte, Tanrı’yı bırakmış ve kendi kendine bir din meydana çıkarmıştır. Bu din insanlık dinidir. Tanrısı da bir kadındır. Tabii bu sevdiği kadın idi! Daha sonra Spencer ise, tüm ilimlerin ve felsefenin dinin içinde barındığı sonucunu çıkarmıştır. Bunlardan hareketle kısacası felsefe birliği (Allah’ı) arar.

Din Felsefesi ile Felsefe Dinini birbirinden ayırmaya çalışan yalnızca Batı’dır. Çünkü ayırmaya kalktıklarında ki tek problem peygamberlik bahsi olsa gerektir. İslam da bu söz konusu değilken onlar da sorun teşkil etmiştir. Allah’ın (c.c.) varlığını kabul edip felsefenin içine dâhil etmek ne ise peygamberlikte odur. Bu neden onlara zor gelmiştir. Yazır’a göre bir dinin Allah (c.c.) tarafından konulduğu hususu, insan ruhuna her yönüyle uygun zorunlu bir ilim ile apaçık aşikâr olarak belli olmalıdır. Bu zorunlu ilmin din dilindeki adı ‘vahiy’dir. Vahyin bir kişi de ortaya çıkması da ‘nübüvvet’tir. Dolayısıyla peygambersiz bir hak din düşünmek imkânsızdır. Bir dinin hak din oluşu da ancak böyle anlaşılır. Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğini ele alan Batı Felsefesinin, vahiy ve nübüvvet konularını da bundan ötürü bir problem olarak ele alması gerekirdi. Ele almamaları onlar için bir eksikliktir. Batı Felsefesinin bu konuyu ele almamasının sebebi şüphesiz Hıristiyan inancındaki Allah (c.c.) ve Peygamberi (a.s.) bir görme yanlışından ötürüdür. Vahiy, Hakk’ın tecelli etmesinin özel bir adıdır. O, haberinin kaynağı Allah (c.c.) olan bir haberleşme şekli olup, kesin bir ilimdir. Hak din, herhangi bir kişinin değil bizzat Allah’ın (c.c.) koyduğu dindir. Bir dinin hak mı batıl mı olduğunu gösteren tek ölçüt işte bu vahiydir. Peki, insanlarla peygamberler arasında neden fark vardır? Onlar da insan değil mi? sorularına karşılık şöyle denebilir ki: “Bu durum bir yaratılış vergisi olduğu dikkate alınsın. Yaratılışın bazı vicdanlara hakikat ile pek kuvvetli ve büyük bir münasebet bahşettiğini inkâra hiç bir sebep kalmaz.”8 

Bir dinden bahsederken onun hem akla uygun olması, hem de hislere karşılık verebilmesi gerekir. Bu nokta da akıl hissiyatla ters düşmemelidir. Ters düşmemesi için de vicdan devreye girer ve ikisini ortak noktada buluşturur. Akıl ilmi inanış, his ise kalp inanışıdır. Bu ikisi birleşmedikçe çıkılan yolda dümensiz kalan kaptan gibi kalınır. Yalnız akılla sağlanan din eksik kalacağı gibi, yalnız hislerle sağlanan dinde eksik kalır. Bu durumlar yaratılışa ters düşer. Bu yüzden ikisinin de ortak bir noktada buluşması –vicdan- zorunludur. Hıristiyanlar saf bağlılıkla hareket edip aklı his karşısında söndürmüşlerdir. Bu onların kanayan yarasıdır. İslam da ise giderek azalan dini hassasiyetler, zevklerin ve aşkın düşkünlüğü, ilimlere uzak kalınış gerileme sebebidir. His anlık olacağı gibi süreklilikte gösterebilir. 

Bir insanın sevdiği bir kadınla evlendikten bir süre sonra aynı şevki duymaması ilk hissin azaldığını gösterir. Dini boyutta gerileme de ise bu ilk hissin giderek azalması söz konusudur. Bu hissin azalmaması içinse yapılması gereken yeniliktir. Peki, yenilik yapılırken nelere dikkat etmek gerekir?  Bu yenilik diye yapılacak şeyler bidat olmayacak mı? 

İşte bu durumda Yazır, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hadis-i şerifini nakleder: “Cenâb-ı Allah hiç şüphe yok ki her yüz sene başında yani her asırda bu ümmete, dinini yenileştirecek adam veya adamlar gönderecektir.”9 Fakat bu yenilikler ortaya koyulurken; ayıklanmalar yapılacak ve uygun görülenler yapılacaktır. Herhangi bir şekilde dinin hükümlerini etkilemeyecek, tehlikeli olan bidatlere düşürmeyecektir. Bu kararları verecek kişiler (hâkimler) işte bu peygamber varisleri olan din âlimleridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu sebeple bizi zamanın kötü arzu ve isteklerinden korumaya çalışmıştır. Yazır, bu nokta da yeniliklerden uzun bir müddettir mahrum kalındığını, bu yüzden bu yeniliklerin yapılmasını; fakat bunlar yapılırken Hıristiyanların düştüğü his-akıl zıtlığına düşmemeyi kısacası, ümmeti bir birlik içinde tutacak bir medeniyeti arzu etmektedir. Batı, yapılan değişiklikler sonrası İslam’a kötü yaftalar yapıştırmaya çalışsa da başarılı olamamıştır.

Ben bu kitabı tercüme ederken sadece, Batı aklının özünü öğrenmek sevdasını taşıyordum. Fakat neticede anladım ki; o akıl, bütün cereyan ve seyri ile bizim dinimiz olan Allah’ın (c.c.) birliği akidesine doğru koşmuş ve bütün arzulara rağmen, gerek dinsizliği ve gerek Teslisi tespit edememiştir. Onu takip ederken, İslamiyet’ten aldığım akıl ve felsefem, sarsılmak şöyle dursun; gittikçe kuvvet kazandı, gelişecek noktalar buldu.10

Yazır, Descartes’ten yola çıkarak felsefenin İslam dininden başka diğer dinlere haram olduğunu belirtmiştir.

Descartes’a göre, insan ruhunda doğuştan bulunan (yani doğuştan sonra, duyular aracılığı ile dışardan gelmemiş olan) fikirler vardır. Tanrı fikri de yani sonsuz ve mükemmel bir varlık hakkındaki fikir de bu türdendir. Bu en mükemmel ve en gerçek varlık fikri bize nereden gelmiştir? Bu fikir, duyularımız yoluyla bize gelmiş olamaz; çünkü duyularımızın bize tanıttığı şeyler mükemmel ve kusursuz varlıklar değildir. Biz kendimiz de mükemmel bir yaratık değiliz. Eksik ve sınırlı bir varlığız. Öyleyse, bu fikri bizim ruhumuza koyan Tanrı’nın bizzat kendisidir. 

Descartes, tanrının varlığını ispatlamak için, ikinci bir kanıt (delil) daha kullanır. Bu kanıt, felsefe tarihinde ontolojik kanıt yani varlık bilimsel kanıt diye ün kazanmış ve Ortaçağ’da Anselmus tarafından ileri sürülmüştür. Bu kanıtı şöyle özetleyebiliriz: Tanrıyı en mükemmel, en gerçek varlık olarak kavrıyoruz. Tanrının varolmadığını düşünürsek, ondan bir özellik eksilmiş olur. Varlığa sahip olmamakla, mükemmel olmaktan çıkmıştır O. Çünkü mükemmel olanda, hiç bir şeyin eksik olmaması, varlığın da bulunması gereklidir. Demek ki, en gerçek ve en mükemmel varlık kavramını, varlığı da olan bir şeyi gösteren kavram olarak düşünmek zorundayız. Bu kavramı varlığı olmayan bir şey olarak düşünürsek kavramda bir çelişme ortaya çıkar. 

En mükemmel ve gerçek varlığın var olamaması düşüncesi mantık bakımından bir çelişme olduğuna göre; bunun karşıtının yani en mükemmel varlığın varolması düşüncesinin doğru olması zorunludur. Demek ki Tanrı vardır.

İslam Felsefesi Tarihi’ni de yazısının içeriğine eklemek arzusunda olan Yazır, imkânların azlığından ötürü bu arzusunu yerine getirememiştir. Kabaca İslam’da felsefenin geçirmiş olduğu üç devirden bahsetmiştir. Bunlardan Meşaiye=Aristo ve İşrakiye=Yeni Eflatuncu, ikincisi Mütekellimin mezhebi ve sonuncusu Sofiye=Tasavvuftur. Bunlardan asıl İslam Felsefesini kapsayanın ikincisi olduğunu belirtir. Yalnızca bu mezhepte Dini Felsefe ile Felsefe Dininin ahengini bulduğunu söyler. 11


Dipnotlar
1. Bu teşkilat son devirlerde gerek İmparatorluk ve gerekse İslam Âleminde ortaya çıkan bir takım dini meselelerin hali ve İslam’a yapılan hücumların İslam ahkâmına göre cevaplandırılması için 25 Ağustos 1918’de kurulmuştur.
2. S. Hayri Bolay, Bir Filozof ve Müfessir M. Hamdi Yazır, M. E. ve Kültür, Ankara, 1982, yıl 4, sayı 4-15 s. 20-34.
3. Elmalılı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/8-9.
4. Fethullah, Gülen, Fasıldan Fasıla 1, syf: 305
5. Dibace s. 9
6. A.e. s. 9.
7. Mehmet Emin, Erişirgil, Kant ve Felsefesi, s. 349.
8. Dibace, s. 13.
9. Ebû Dâvûd, Melahim, 1.
10. Dibace, s. 25.
11. Bu makalenin yazımında ayrıca aşağıdaki eserlerden yararlanılmıştır:
Diyanet Aylık Dergisi, 2001.   
Yusuf Şevki, Yavuz, “Elmalılı Muhammed Hamdi”, DİA maddesi, c. II, İstanbul, 1995, s. 57
Fatma Paksüt, “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır”, Muhammed Hamdi Yazır, T.D.V. Yayınları, Ankara, 1993.
M. Hüsrev Subaşı, “Elmalılı Hamdi Efendi ve Hat Sanatımızdaki Yeri”, Muhammed Hamdi Yazır, T.D.V. Yayınları, Ankara, 1993.
İsmet Ersöz,  “Elmalılı Hamdi Yazır ve Tefsirinin Özellikleri”, Muhammed Hamdi Yazır, T.D.V. Yayınları, Ankara, 1993.
Nesimi Yazıcı, “Elmalılı Hamdi Yazır’ın Basın Hayatı ve Yazarlığı”, Muhammed Hamdi Yazır, T.D.V. Yayınları, Ankara, 1993.
Ömer Nasuhi Bilmen,  Büyük Tefsir Tarihi, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 1974.
Ankara Üniv. D.T.C.F. Dergisi, sayı 40, 2000, s. 29-35. 
Mehmet Emin Erişirgil, Kant ve Felsefesi, İnsan Yayınları, İstanbul, 1997.
Hamdi Yazır Elmalılı,  Hak Dini Kur’an Dili.

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!