Mekke’nin Ruhu!!!

Mekke’nin Ruhu!!!
Yasin YAĞCI
13 Haziran 2019

Muhammed Hamidullah İslam Peygamberi isimli eserinde Mekke’deki Hira dağına ‘Nur’ isminin verilmesini Cahiliye döneminde Mekke’ye gelen insanların yollarını şaşırmamaları için üzerinde yakılan ateşe bağlasa da, insanlığın yolunu aydınlatan vahyin burada nazil olması ile pek de fazla yanılmaz.

Ancak gelen vahiy ile eyyamcı yaşantıları alt üst olan Mekkelilerin düzenleri bozulur, onlar da saltanatlarını korumak amacıyla yeni sistemin karşısında yer alarak tabi olanlara olmadık işkence ve zulümleri reva görürler.

Çoğunluğu garip gurebadan oluşan yeni sistemin mensupları başta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olmak üzere artık Mekkelilerin birer canlı hedefidirler.

Küçük büyük, yaşlı genç, kadın erkek, zengin fakir hedef haline gelen yeni Müslümanlar için doğup büyüdükleri, nefes aldıkları, atalarından miras kalan şehir artık yaşanmaz bir hale gelmiştir.

Gariplerin yanında yer alması, tanıdık tanımadık kim olursa ihtiyaç sahiplerine gösterdiği iyilikleri, şehrin sınırlarını aşan bir saygınlık kazandırmasına, Mekke içinde nüfuz ve mevki sahibi olmasına rağmen vefalı dost Hz. Ebu Bekir de bu baskılardan nasibini alıyordu.

Onun sıkıntısı Kur’an-ı Kerim okumasına izin verilmemesiydi.

Gecenin bir vaktinde evinin önüne çıkar yüksek sesle coşkuyla Kur’an-ı Kerim okumayı pek severdi. Okuduğu Kur’an-ı Kerim ayetlerini duyanlar etkilenip kalpleri İslam’a yumuşadığı için şehirde söz sahibi olan müşrikler evinin dışında yüksek sesle Kur’an-ı Kerim okumasını istemezler, okumaması için baskı yaparlardı.

Kur’an-ı Kerim okuyamamak, açıktan Kur’an-ı Kerim okuyamamak, Kur’an’ı raflara kaldırıp ömründe bir kez dahi gönülden okumayı akıllarına getirmeyenlerin Kur’an-ı Kerim’i anlayacağı kolay bir mesele olmasa gerek!

***

Kur’an-ı Kerim’i rahatça okuyamadığı için Hz. Ebu Bekir, Habeşistan’a hicret etmek üzere Peygamber Efendimizden (s.a.v.) izin ister ve istediği izni alır.

Tek arzusu, namazlarını baskı altında kalmadan kılabilmek ve coşkuyla inandığı Kur’an-ı Kerim’i okuyabilmektir.

Bu niyetle Hz. Ebu Bekir doğup büyüdüğü öz vatanından ayrılarak,  yola koyulur. Yüreği buruktur. Gözleri baba ocağında kalmıştır. Dalgın ve dargındır.

Rahat evlerinde dahi Kur’an-ı Kerim okumaktan imtina edilen bizlere ibret olarak Kur’an-ı Kerim okuyabilmek için çok sevdiği yurdundan Dost’a yürüme vaktini yaşamaktadır. Dost’u bulmak için aramak, aramak için inanmak gerekmektedir.

O ise Dost’a/Allah’a gerçekten ve yürekten iman etmiştir.

Günlerce süren yolculuktan sonra Berku’l-Gımâd’a varır.

Burada Mekkeliler tarafından sayılan kendisi de müşrik olan İbn Duğunne ile karşılaşır. İbn Duğunne, Ebu Bekir (r.a.) gibi saygın bir adamın vatanını terk edip gittiğini öğrenince çok şaşırır.

Nasıl olur da, Ebu Bekir (r.a.) gibi bir adam vatanından edilir!

O ki, iyilik ve cömertlikte önder, yoksulları gözetip koruyan, akrabalık bağlarına dikkat eden, misafiri ağırlayan, dul ve yetimlere yardım eden zirve bir şahsiyettir.

Bu durumu kabullenmeyen İbn Duğunne: “Ya Ebu Bekir şehir sensiz ruhunu kaybeder. Ruhsuz bir şehirde yaşamayı kimse istemez!”  diyerek gidişine engel olur ve dostunu kefaleti altına alarak Mekke’ye getirir.

Ebu Bekir (r.a.) artık İbn Duğunne’nin kefaleti altındadır!

***

“İnsanın dünyadaki en önemli vazifesi dünyayı güzelleştirmektir” tespitini yapan bilge mimar merhum Turgut Cansever; insanın yaşadığı şehir, kasaba, mahalle ve köyün özellikle de şehrin sahip olunan medeniyetin izlerini taşıması gerektiğini söyler ve ekler:

“İnanç zihniyeti, zihniyet hayatı şekillendirir!”

İnsan hayatının, içinde şekillendiği kalıplardan birisi de bilindiği üzere ‘mekân’dır. Mekânlar zihniyete göre şekillendirildiğinde şehirler imar edilmiş olur.

Ve tarih çizgisi içinde her şehrin taşıdığı bir ‘ruh’ vardır. Şehirleri inşa eden ruhsuz bir insan olmayacağına göre!

Londra denince, Paris denince, Los Angeles denince Prag denince hatırınıza gelenler bunun ispatıdır!

Tarihte; Şam, Kudüs, Bağdat dendiği zaman hatıra gelenlerle günümüzde Şam, Kudüs, Bağdat dendiğinde hatıra gelenler ne demek istediğimizi daha iyi anlatan acı örneklerdir aslında!

Anadolu ve İslam coğrafyası bunun en güzel örneklemeleri ile tarih içinde kendini göstermektedir.

İbret alınmak için gezildiği zaman görülen eserler Abbasî, Emevî, Memlük, Selçuklu, Osmanlı medeniyetinin izlerini taşımakta ise eserin ve şehrin ruhu gezip görenlerin yüreklerinde hissedilir derecede kendini gösterir.

Merhum Turgut Cansever’in deyimiyle yürekteki inanç zihniyete, zihniyet hayata şekil verip şehrin ruhunu ortaya çıkarmışlardır!

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hicreti ile medenileşen, medenî bir yurt olan Yesrib’in münevver (aydınlanmış) şehir sıfatını alarak Medine-i Münevvere oluşu ham bir hayal ürünü değil bir inanç ve zihniyet yapısının dışa vurumu, şehre hâkim oluşudur.

Bursa’nın İşkodra’ya, Edirne’nin Saraybosna’ya, Üsküp’ün Kütahya’ya benzemesi Osmanlı’nın taşıdığı bu ince ve zarif düşüncenin ürünüdür.

Hacı Bayram Veli bu durumu şöylece dile getirir: “İnsan, şehri inşa ederken aslında taşın toprağın arasında kendisini inşa eder. Gönülde her ne var ise, şehir olarak görünür. Gönlü taş olanın şehri taş, gönlü aşk ile dolu olanın şehri gülistan olur.”

Rabbin ‘ruhu’ ile hayat bulan insanoğlu yeryüzündeki ilk yerleşimini Mekke’de Âdem (a.s.) eliyle gerçekleştirirken şehrin ve dünyanın merkezine/temeline konan, Yaratıcıyı/Allah’ı takdis ilkesine ince bir işaret vardır Hacı Bayram Veli’nin ifadelerinde. 

Hz. İbrahim Kâbe’yi yeniden inşa edip şehre aslî hüviyetini kazandırdığı zaman hem şehrin hem şehirde yaşayacak, nefes alıp verecek nesillerin Allah’a kul olma özellikleri ile ihya olmaları için dualar ederek, Mekke’nin ‘harem’, ‘mukaddes’ ve ‘mükerrem’ olmasını ön plana çıkarmıştır.

Ancak…

***

Mukaddes topraklardaki Suudilerle İngilizlerin ilk karşılaşmaları İngilizlerin marifetiyle Osmanlı’nın son demlerine denk gelir.

Cümleyi tersten okursak asıl olan şudur; İngilizlerin Suudilere el atmaları ile Osmanlılar Mondros Mütarekesi neticesinde mukaddes topraklardan çekilmek zorunda kalmışlardır! (1918).[1]

Ve Mekke Âdem (a.s.) ile başlayan kuruluş ve gelişim sürecindeki anlamını/ruhunu, Hz. İbrahim eliyle yakaladığı yenilenmeyi kaybederek ‘ruhsuz’ bir şehir olma yolunda hızla yol almaktadır.

Bilge mimar, merhum Turgut Cansever bu durumu şöyle özetler: “Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz; ihmal ettiğiniz nesil, imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”

Yıllar yılı ‘harem’, ‘mükerrem’ ve ‘mukaddes’ vasıflarına mebnî olarak Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’nin mimari yapısını ibadet aşkıyla ve ince bir zarafetle üstlenen Osmanlıların yapıp ettiği ne varsa İngiliz desteği ve öğretisi ile şehri ele geçirenler tarafından bir bir yok edilmekte ve şehrin ruhu özellikle kaybettirilmektedir. 

Kâbe’ye tepeden bakan ve Kâbe’yi küçük bir nokta gibi bırakan dev kompleksler, Harem’in hemen dibinde yer alan Cebel-i Ömer üzerine kondurulan devasa tesisler, Medine’de ruhu Nebi’yi (s.a.v.) rahatsız eder vaziyette inşa edilen yapılar Müslümanların gözleri önünde büyüdükçe büyüyor mukaddes şehirleri ucube şehirler haline getirmeye devam ediyor!

Umre veya hac niyetiyle dünyanın birçok yerinden mukaddes beldelere yönelen Müslümanların bu ucubeleri canhıraş bir şekilde talep etmeleri de ‘ruhsuz’ sistemin ekmeğine yağ sürüyor tabii ki!

İstanbul Fatih’i Sultan Mehmet: “Hüner bir şehir bünyâd etmektir. Reâyâ gönlün âbâd etmektir.” diye yüreğindeki inceliği mısralara dökerken asıl amacın şehir inşa etmek değil, gönül imar etmek olması gerektiğini ifade etmeye çalışsa da bugünkü Müslümanlar olarak sanırım bunu anlamaya çok uzağız.

Yoksa günahlarından arınmak için dünyanın merkezine yönelen onca Müslüman, Kâbe’den yüksek olmasın diye âlemleri dahi Kâbe seviyesinde inşa edilen revakların altında dua ederken, cedlerinin hilafına konaklamak için ne diye kirli sistemlerin ekmeğine yağ sürüp Kâbe’yi tepeden seyreden binalara hücum etsinler ki!

‘Şehrin Kalbi’ şiirinde şehri irdeleyen üstad Necip Fazıl merhum şöyle der: “Nur yolunu tıkıyor yüz bir katlı gökdelen, bir küçük iğne yok mu, şehrin kalbini delen?”

Umudumuz ve ümidimiz ancak; her şeyin aslına rücu edeceği güne kadar mukaddes beldelerin, kutsal şehirlerin ‘ruhuna’ uygun inşa ve imar edilmesi ve Müslüman ‘ruhumuzun’ temiz kalması yönündedir!

 

[1] Yasin Yağcı, Siyer Mekânları Mekke Medine Rehberi, MSB Yayınları, 2016.