Ayetler İnerken Hiç Böyle Üşümemişti

Ayetler İnerken Hiç Böyle Üşümemişti
Yasin YAĞCI
02 Şubat 2017

Gece karanlığında, Safa tepesinin eteklerinde, Erkam bin Ebi’l Erkam’ın (r.a.) evinde otururlarken yeni inen Rahman suresinin ilk ayetlerini okuduktan sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v.) etrafına bakındı ve “Bu ayetleri Kâbe’de kim okur?” diye bir soru yöneltti dinleyenlerin gözlerine bakmadan.

Daha çoğunluğu elde edememiş, henüz kırka bile ulaşamamış, ancak garip gurebanın rağbet ettiği bu yeni dinin mensupları Mekke’nin zulmünden çekiniyor, yakalandıkları ilahi hazzın tadını gizlice yaşıyorlardı.

Üzerine dönen bakışlardan mahcup çocuk sıkılganlığına bürünse de bir el havaya kalktı ve gür bir seda oluşan sessizliği, karanlığın içinde dağıttı. 

“Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah, ben okurum!”

Ona bu ağır görevi vermekten imtina eden Allah Rasulü (s.a.v.) oluşan sükûtun ardından isteğini tekrarladı. Oturan yiğitlerin içinde aynı hızla cevap verdi. 

“Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah ben okurum!”
Yeni bir sükût dalgasının ardından üçüncü defa yinelenen soruya aynı kararlılıkla üçüncü defa aynı gür ses “Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah ben okurum!” deyince görev ona verildi.

Bu kişi -Allah ondan ve arkadaşlarından razı olsun- Abdullah İbn Mesud’dan başkası değildi. 

Genç yaşta İslam ile şereflenen Abdullah İbn Mesud (r.a.), arkadaşları yanında oldukça naif ve onlardan pek kısa boylu idi. Medine günlerinden haber verenler, mescide girdiğini oturan sahabeler arasında yürürken güçlükle fark ederdik, diye hikâye edeceklerdi.

Kalkıp Kâbe’ye doğru yürümeye başladı!
***
Mekke’ye yolu düşen davetliler İmam Sudeysi’nin veya İmam Mahir’in veya İmam Şureym’in arkasında kıldıkları namazlarda kıraat olunan ayetlerin tesirini uzun zaman üzerlerinden atamazlar.

Usta bir ressamın elinden çıkan bu tabloda yer almak büyük bir haz verir yüreklere.

 Önünüzde bütün ihtişamıyla Kâbe durmaktadır. Ruhunuza işleyen nağmeleriyle tanınmış imamların ahenkle okudukları ayetler ve dünyanın bir ucundan gelip yanınıza durarak aynı safı paylaştığınız binler belki yüz binlerle aynı kıbleye dönüksünüzdür.

Kulaklarınıza çarpan her bir ayet sanki yeni iniyormuşçasına kalbinize tesir eder.

Muhteşem atmosfer ve muhteşem bir halin içinde ruhunuz erir. 

Kimi zaman imamlarla beraber sizin de gözlerinizden yaşlar boşanır. Tesirini üzerinizden atamazsınız. Anlamını ve nedenini bilmeseniz de ağlarsınız. Ah bir de bir bilebilsek ve gereğini yapabilsek.

Okunan ayetlerin manasında değildir akıl. 
Neler anlattığının ayetlerin ne manaya geldiğinin bu ahenk içinde, o an için bir önemi yoktur. 

Kıraat edilen ayetler doğruluktan, dürüstlükten, kadın haklarından, haram lokma yememekten, eşine saygılı davranmaktan, ticareti düzgün ve doğru yapmaktan, hak yememekten, yetim hakkı korumaktan bahsetmiştir.

Faize bulaşmanın risklerinden, ancak ve ancak Allah’ın (c.c.) kanunlarıyla amel etmenin ahireti koruyacağından, akrabayı ve yoksulu gözetmekten, Cennet ve Cehennemin hallerinden, sorgu ve sualin çetin olacağından bahsetmiş de olabilir.

Ancak mana değil sizi bu atmosferde yakalayan şeyin ne olduğu namaz arası vakitlerde ortaya çıkar. Ve bu ahenkten ne anlaşıldığı, atmosferin nasıl algılandığı daha bir kendini belli eder.

Namaz arası vakitlere saklanmıştır yaşanılan sır.

Hayatın içine girdiğiniz zamandadır ahengin bütünlüğü.

Mekke ve Medine sokaklarında yatmaktadır, yeni iniyormuşçasına dinlenilen ayetlerden alınan lezzet.

Dönüş günü geldiğinde yüreklere saklanmışsa ayetlerin bahsettiği şeylerden bir şey, tek kazanç belki de budur!

Yeni iniyormuşçasına dinlenilen ayetler bu kutlu atmosferde kalıyor ve eğer torna tezgâhının, işçi hakkının, patronun, öğrencinin, eşinizin ve çocuklarınızın yanına götürülemiyorsa yakalanan ahengi yeniden almak için yeni bir masrafa daha girmeye gerek var demektir. 

Bu defa sadece o ahengi getirmeye gitmek gerek demektir.

Muhammed İkbal’in hacdan dönüp kendisine hediyeler getiren sevenlerine dediği gibi; “Keşke bana Hz. Osman’ın hayasını, Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Ali’nin ilmini, Hz. Ebu Bekir’in sıdkını getirebilseydiniz!”

Abdullah İbn Mesud (r.a.) gibi yürümek gerek Kâbe’ye. 

Kabe’de yok olmaya. O’nda olmaya. O olmaya. O’nu yaşamaya. O’nda kalmaya!

“Kandan bir heykele döndüm,” demişti o.
Rahman suresinin ayetlerini kâfirlerin yüzüne karşı Kâbe’nin merdivenlerine çıkıp da okuduğu zaman.

Kandan bir heykele dönmek! 
Hikâye ederken kullanılan bir ifade değil. Abdullah İbn Mesud’un (r.a.) kendini tarif cümlesidir.

Allah’dan (c.c.) inen ayetler, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) alınan emir karşılığında okunmuştu Abdullah İbn Mesud (r.a.) tarafından.

Ve kâfirler ve müşrikler ve Allah’a (c.c.) inanmayanlar onu kandan bir heykele dönecek kadar darp etmişlerdi.

Ama…
Yere inen ayetler yerde kalmamıştı.
Yere inen ayetler ona buna teslim edilmemiş, yaban ellere bırakılmamıştı.

Her bir ayet ve emir yüreklerde kabul görmüş, yüreklerde muhafaza edilmiş ve hiçbir ayet ve emir üşümemişti.  Her biri bir yıldız olup insanlığın yolunu aydınlatan sahabeler, öğrendikleri veya duydukları yeni bir ayeti hayatlarına nakşetmeden bir yenisine geçmiyor, önce onu hazmedip hayatına naklediyor ancak ondan sonra yeni bir ayetin kapısına yöneliyorlardı.
Merak ve heyecanla.

Bindiğimiz uçak üç saat gibi kısa bir süre sonra bizi Kâbe’ye kavuşturur çoğunlukla.

Ağzımızdaki veda kahvesinin telvesi kurumadan Kâbe’de oluruz.

İmamların okuyuşları ile mest olup kendimizden geçeriz. Kabe’ye varmışız demektir. İşte önümüzdedir bütün ihtişamıyla. Ve biz etrafında döner, döneriz.

Bir iki üç…
Gözlerimiz yaşarır. Kalbimiz ürperir. Hücrelerimiz yenilenir.

Ne var ki tezgâhımızda yer bulamaz hiçbir ayet. 

Evladımızda yer bulmaz. 
Eşimizde, işimizde, ticaretimizde, sözlerimizde, ellerimizde ve gözlerimizde yer bulamazlar.

Ayetler yüreğimizde yer bulamaz. 
Kulaklarımızı aşıp hücrelerimize sığınamazlar.
Sığınacak yerleri olmadığı, mekânsız kaldıkları, kendilerini hayatın içinde sarıp sarmalayan bir yürek bulamadıkları için üşürler!

Ayetler üşüdüğü için şikâyet ettiğimiz bir dünyada yaşamıyor muyuz?

Allah hepsinden razı olsun, Abdullah İbn Mesud ve arkadaşlarının uğruna döktükleri kan da bizi ısıtmaz, bize rehber olmazsa bu gidiş neyledir ve nereyedir?