Arş’ın Gölgesini Hakedenler

Arş’ın Gölgesini Hakedenler
Metin ZİREK
30 Mayıs 2018

Hz. Ebû Hureyre’nin (r.a.) bildirdiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Yedi sınıf insan vardır ki; Allah onları, hiç bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde kendi arşının gölgesi altında gölgelendirecektir. Bunlar; adil yönetici, Allah’a ibadet ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç, gönlü mescidlere bağlı olan kimse, birbirini Allah için seven ve bu muhabbetle birleşip, bu sevgi ile ayrılan iki kişi, güzel ve içtimaı mevkii yüksek bir kadın tarafından davet edilip de kadın kendisini ona arz ettiğinde “Ben Allah’tan korkarım” diyebilen kişi, sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak derecede gizli sadaka veren kimse, hiç kimsenin görmediği bir yerde, Yüce Allah’ı (lisanen veya kalben) zikredip gözyaşı döken kimse.”[1]

 

Hadis-i Şerif Hakkında

Hadis-i Şerifte bir hakikate değinilerek başlanmaktadır. O da Kıyamet gününün ne denli çetin ve zor olacağıdır. Güneş insanlara yaklaştırılmış, insanlar gölgelenecek yer aramaktadırlar. İşte burada Allah’ın (c.c.) arşı bulunmaktadır. Bir de Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sancağı. Bu zor günde gölgelenmek için o gölgeliklere gidebilmenin bir takım şartları vardır. İşte bu Hadis-i Şerif’te bu şartlardan yedi tanesi sayılmaktadır.

Burada belirtilen meziyetler sadece bunların yapılmasıyla yetinilecek işler değildir. Bu vasıflar İslamî şahsiyete ilave edilmesi gereken hallerdir.

Öne çıkmış belirgin hasletleriyle diğer insanlardan ayrılan ve Allah’ın (c.c.) rahmet ve inayetine mazhar olan bu yedi sınıf insanı yakından tanımak ve onlardan olabilme çabasında olmak, inananlar için bir ölçü olmalıdır. Bu arayış sıradan bir hadise değildir. Herkesin ‘nefsi, nefsi’ diye feryat ettiği, gözlerin başın tepesine çıktığı, çoğu kişinin ter içinde gark olduğu, insanların akıbetlerini düşünerek tir tir titrediği ve şaşkınlık içinde kaldığı bir günde ve mekânda Allah’ın (c.c.) arşının gölgesinden istifade edebilmek ve kurtuluş müjdesini alabilmek; elbette basit bir sonuç değildir.

Bu Hadis-i Şerif’te övülen ve Kıyamet günü arşın gölgesinde gölgeleneceklerin vasıfları şöyledir:

 

Adil Yönetici

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder…”[2]

Yönetenler ile yönetilenler arasında gönül bağı oluşturacak en önemli vasıta adalettir. Adaleti tesis etmede en önemli görev ise, yöneticilere düşmektedir. Özellikle günümüz şartlarında insanlığın, adil yöneticilere/devlet reislerine her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. Çünkü günümüz dünyası; zalim ve zorba yöneticilerin ve yönetimlerin elinde yaşanılamaz bir hale gelmiştir. Sıkıntılarımızın giderilmesi ve zulmün üzerimizden kalkması için adalet örneği olacak yönetimlere ve adil yöneticilere çok ihtiyacımız vardır. Adalet örneği olan Peygamber Efendimizin (s.a.v.) mirasını koruyacak, kibir ve gururdan uzak, mütevazı idarecilere hasret kaldık. Ümmet ve insanlık hasret kaldı. İşte adalet timsali yöneticilere duyulan ihtiyaçtan dolayı sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) yöneticilik sorumluluğunu her Müslüman’a yüklemiştir:

“Her biriniz birer çobansınız ve sürünüzden sorumlusunuz. İmam (devlet reisi) çobandır ve yönettiği kimselerden sorumludur...”[3]

Evet, her Müslüman emri altındakileri korumak, haklarını savunmak ve aralarında adaletle hükmetmekle sorumludur. Bu bilinç her ferde yerleşirse adalet elbette yaygınlaşacaktır. Bunun içinde Allah (c.c.) emaneti ehline verilmesini ve adaletle hükmedilmesini emreder:

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor...”[4]

İşte bu öneminden dolayı adil yöneticilere hususî ayrıcalıklar ve makamlar va’dedilmiştir. Yönetimi ele alıp, insanları idare etme yetkisine sahip olanların adil olmaları ve adaletle hükmetmeleri karşısında Allah (c.c.) kendilerine rahmetini ihsan edecektir:

“Ailesine ve idaresi altında olanlara adaletle hükmeden adil kimseler; Allah katında nurdan minberler üzerine otururlar ve yüksek mekânlara çıkarlar.”[5]

Geçici birkaç günlük dünya hayatı için elde ettikleri makam ve yetkileri zulüm ve zorbalık vasıtası olarak kullananlar; Allah’ın (c.c.) adalet sahiplerine sunacağı ikramı, ilgiyi ve makamı düşünüp de adalete yönelmezler mi? Allah’ın (c.c.) iltifatı kendilerini hoşnut etmiyor mu? Bunu da idrak edemeyen kıt akıllı yöneticilere yazıklar olsun!

 

Allah’ın (c.c.) kulları arasında istemiş olduğu ölçü, adalettir. Adalet, toplumda fertler arasında var olması gereken bir denge unsurudur. Hak ihlalini engelleyen bir terazidir. Bu terazide oluşacak bir arıza toplumdaki dengelerin sarsılmasına sebep olacaktır. İnsanlar arasındaki kaynaşmayı kuvvetlendirmede son derece etkin olan adaleti tesis etmede, adil yöneticilere ve liderlere çok büyük görevler düşmektedir. Yetki ve gücü elinde bulunduranlar adaletle hükmederlerse, toplumun ıslahı daha da kolaylaşacaktır.

İktidara ve yönetime talip olacak olanların sorumluluğu çok ağırdır. Onlar, artık şahsî ve nefsanî uygulamaları tamamen terk etmeli ve kişiler arasında ayrımcı tavırlardan özenle kaçınmalıdırlar. Çünkü kendileri artık büyük bir yükü omuzlamışlardır. Omuzladıkları bu mukaddes vazife, bizzat ilahî ölçülerle belirlenmiştir:

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder…”[6]

(Ey Muhammed!) Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâ ve heveslerine uyma ve şöyle de: “Ben, Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum…”[7]

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[8]

Yükü çok ağır olan ‘Müslümanların idaresini ele alma’ vazifesini layıkıyla yerine getirecek liderlere ve yöneticilere ne mutlu! Onlar için hem dünya saadeti hem de ahiret saadeti vardır. Onlar, Allah’ın (c.c.) koruması altında olacaklardır:

“Kıyamet günü, insanlardan Allah’a en sevimli olanı ve meclis bakımından en yakını adil imam (Müslüman topluluğunun reisi), Allah’ın en sevmediği ve meclis bakımından en uzağı ise zalim yöneticidir.”[9]

“On kişiye idareci olmuş her kişi kıyamet gününde elleri boynuna bağlı olarak gelir. Eğer onlara adaletle hükmetmişse serbest bırakılır. Yok, zulmetmişse onun azabını çeker.”[10]

Adaletle hükmeden Müslüman idareciler Hz. Peygamber’in (s.a.v.) katında da önemli bir iltifata mahzar olacaklardır. Çünkü adil yöneticilerin, İslam’ı hayata geçirmede ve Sünnet-i Seniyye’yi icra etmede çok büyük fonksiyonları ve etkileri vardır.  Hz. Peygamber Efendimiz  (s.a.v.)  şöyle buyuruyor:

“Kıyamet gününde insanlardan yeri bana en yakın olanlar, adil idarecilerdir.”[11] 

Evet, İslam toplumunun, Müslüman cemaatlerin idaresini elinde bulunduranlar; her zamankinden daha çok adalete ve Müslümanların haklarını korumaya özen göstermelidirler. Özellikle tevazuyu ve muhtaçlardan yana olmayı ihmal etmemelidirler. Adil bir yönetici; idaresi altında olanlara tepeden bakmamalı, kendini sıradan bir fert gibi görmeli, olumsuzluklar karşısında köpürüp insanların kalbini kırmamalı ve herkesten daha çok sabır ve sebat göstermelidir.

 

Allah’a (c.c. ) İbadetle Büyüyen Genç

Allah’a (c.c.) ibadetle büyüyen gençten maksat; erginlik çağına geldiği andan itibaren Allah’a (c.c.) karşı yükümlü olduğu ibadetleri aksatmadan yapan; kendisine, ailesine, içinde yaşadığı topluma ve hatta insanlığa yararlı olacak işlerle meşgul olan genç demektir. İnsanın çocukluk, gençlik ve yaşlılık olmak üzere üç dönemi vardır. Bunların en önemlisi ve insan hayatı üzerinde en etkili olanı hiç şüphe yok ki gençlik dönemidir. Genelde bu dönem insanın sağlığı yerindedir. Olaylara karşı duyarlıdır ve dayanıklıdır. Yapmak istediği her işi yapabilecek güçtedir. Allah’a (c.c.) karşı ibadet görevlerini de neşe içerisinde yapar. Gençliğin önemi, her nimet gibi elden çıktıktan sonra bilinir. Bir Arap atasözü bunu şöyle ifade eder: “Ne olaydı gençlik bir daha geri gelseydi de yaşlılığın bana yaptığını ona anlatsaydım.” Fakat geçen günler geçmiştir. Onları geri getirmek mümkün değildir. Onun için gençlik elde iken onun kıymeti bilinmeli ve iyi değerlendirilmelidir. İşte gençliğini iyi değerlendirenleri Allah Teâlâ; Kıyamet gününde arşının gölgesinin altına alarak mükâfatlandıracaktır.

 

Kalbi Camilere Bağlı Kimse

Camiler, Allah’a (c.c.) ibadet edilen yerlerdir, ruhun huzura erdiği mekânlardır. Buralarda sadece Allah’a (c.c.) ibadet edilir. Kalbi camilere bağlı demek, beş vakit namazını camilerde cemaatle kılan demektir. Gerçi namaz her yerde kılınır; ancak camilerde cemaatle kılınması, camilerin yalnız Allah’a (c.c.) ibadet edilen yerler olmaları hasebiyle sevabı daha çoktur. Kalbi camiye bağlı kimse, bu sevaba talip olan kimsedir.

 

Allah (c.c.) İçin Sevmek

Sevgilerin en güzeli bir insanı Allah (c.c.) için sevmektir. Tanımadığımız; fakat sevdiğimiz pek çok insan vardır.  Bunları görmediğimiz gibi aramızda herhangi bir çıkar ilişkisi de söz konusu değildir. Onları sadece Allah (c.c.) için ve Allah (c.c.) rızasına uygun yaptıkları işler sebebiyle severiz.  Peygamberimizin (s.a.v.) arkadaşları ilk Müslümanlar ve İslam’a hizmet etmiş olanlar, görmediğimiz halde sevdiğimiz kimselerdendirler. Bunları niçin seviyoruz? Çünkü bunlar Peygamberimize (s.a.v.) ilk inanan ve bu uğurda her türlü fedakârlığa katlanan kimselerdir. Bunları, bu özelliklerinden dolayı severiz ve saygı ile anarız. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Her kim benim ashabımı, arkadaşlarımı severse bana olan sevgisinden dolayıdır.”[12]

Müslüman; Peygamber’i (s.a.v.) de Allah’a (c.c.) olan sevgisi sebebiyle sever. O halde bu sevgi Allah (c.c.) için olan bir sevgidir. Birbirini Allah (c.c.) için sevenlerle ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.v.) şu müjdeyi veriyor:

Allah Teâlâ buyuruyor: “Benim hoşnutluğum uğrumda sevişenler için, Peygamberlerin ve şehidlerin bile imrenecekleri derecede nurdan kürsüler vardır.”[13]

 

Allah Korkusu

İnsan nefsi, arzu ettiği her şeyi ayıp ve yasak ayırımı yapmaksızın elde etmek ister. İyiyi kötüden ayıran, ayıp ve yasak gözeten akıldır. İnsan, aklı sayesinde ayıp ve yasaklardan uzak durup, iyi ve yararlı olan şeyleri yapmak ister. Aklı olan insanın kötülüklerden, ayıp ve çirkin işlerden uzak durmasını sağlayan; ya kanun veya Allah (c.c.) korkusudur. Bunlardan en etkili olanı hiç şüphe yok ki; Allah (c.c.) korkusudur. Çünkü insan bir kötülük veya haksızlığı; insanlardan, dolayısıyla kanundan saklı olarak yapabiliyorsa, onu yapar. İnsanlar, onun bu yaptığından haberdar olmadığı için, onu cezalandırmaz ve böylece yaptığının yanına kaldığını sanır. Ancak Allah’a (c.c.) inanan ve Allah’ın (c.c.) bütün yaptıklarından haberdar olduğunu ve bir gün O’nun tarafından sorgulanacağını bilen kimse yalnız da kalsa kötülük ve haksızlık yapmaz. Her zaman ve her yerde Allah Teâlâ’nın kendisini gözetlemekte olduğunu ve her şeyin O’nun bilgisi dâhilinde olduğunu bilenler; kendilerine çekidüzen verirler ve bu hususları ifade eden şu ayet-i kerimeleri hatırlarlar:

“Şüphesiz yerde ve gökte Allah’a hiçbir şey gizli kalmaz.”[14]

“Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi, onunla sorguya çeker de dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”[15]

“Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.”[16]

Ayet-i kerimelerde Allah Teâlâ’nın, insanların yaptıklarını değil; gönüllerinde sakladıklarını ve tasarladıklarını da bildiği ifade edilmektedir. Böyle bir inanca sahip olan kimse nerde olursa olsun, bir şey yaparken kendisini Allah Teâlâ’nın gördüğünü ve bunlardan bir gün kendisini sorgulayacağını düşünerek sözlerinde ölçülü ve işlerinde dikkatli olur.

Hadis-i Şerif’in bu bölümünde şu konuya dikkat çekiliyor. Makam ve güzellik sahibi bir kadın kendisiyle beraber olmayı teklif ettiğinde; ‘Allah’tan korkarım’ diyerek uzak durmaya çalışan bir kişi anlatılıyor. Bu her zaman olabilecek bir durumdur. Müslümanlar bu konuda çok uyanık olmalı ve mümkün mertebe kadınlarla yalnız kalmamaya çalışmalıdır. Böyle bir imtihanda Hz. Yusuf (a.s.) gibi bir tavır sergilemek, Allah’ın (c.c.) gölgelediği sınıfa dâhil olmayı hak etmektir.

Burada İmam Gazzâlî’nin, ‘İhyâ-u Ulûmi’d-Din’ adlı eserinde rivayet ettiği şu olayı nakletmek yararlı olur: “Muâz bin Cebel (r.a.), Hz. Ömer’in (r.a.) zekât tahsildarı idi. Zekât tahsilinden dönünce evine eli boş geldi. Eşi kendisine: ‘Hani diğer zekât tahsildarlarının dönüşlerinde evlerine getirdikleri şeylerden (hediyelerden) sende bir şey yok, niçin bir şey getirmedin?’ diye çatınca; Muâz (r.a.): ‘Gözcü vardı, beni gözetliyordu; onun için bir şey alamadım, dedi. Eşi, bu sözden Hz. Ömer’in (r.a.) kendisini gözetlettirdiğini anlayarak: ‘Ne demek, sen Peygamberimiz ve Ebu Bekir’in zamanında güvenilir birisi olduğun halde nasıl olur da Ömer seni gözetlettirir?’ dedi. Bunu kadınlar arasında konuşarak Hz. Ömer’den (r.a.) yakındı. Hz. Ömer (r.a.) bunu duyunca Muâz’ı (r.a.) çağırttı ve: ‘Ben seni gözetlettim mi?’ diye sordu. Muâz (r.a.): ‘Hayır, ben ancak bu sözle mazeret beyan etmek istedim.’ dedi ve gülüştüler.” Esasen Muâz bin Cebel (r.a.) yalan söylememişti. Çünkü gözetleyen Allah (c.c.) idi. Zaten Muâz (r.a.) da onu kastetmişti. Fakat eşi bu sözden Hz. Ömer’in (r.a.) gözetleyici görevlendirdiğini anlamıştı. Allah (c.c.) korkusu ahlaka yükseklik veren bir duygudur.

 

Sadakayı Gizli Vermek

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da kefaret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[17]

Ayet-i Kerime yoksullara ve kimsesizlere verilecek sadakanın açıkça da, gizli olarak da verilebileceğini; ancak gizli olarak vermenin açıkça vermekten daha hayırlı olduğunu ifade etmektedir. Çünkü sadaka gizli verilince; hem gösterişten uzak bir amel olur hem de yoksulun onuru korunmuş olur. Ancak açıkça vermekten maksat; başkalarını da sadaka vermeye teşvik gibi bir amaç taşıyorsa, o zaman açıkça sadaka vermek daha faziletlidir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Gizlice sadaka vermek, açıkça vermekten efdaldir. Açıkça verdiğinde kendisine uyulmasını isteyen kimse için de açıkça vermek efdaldir.”[18]

Burada zikredilen sağ elin verdiğinin sol elinin duymaması iki yönden terbiye içermektedir. Birincisi; veren kişinin nefsini ıslah etmesi yönüdür. Gizlice vererek gösterişten ve kibirden kurtulacaktır. İkincisi ise; sadaka verilen kişiye yöneliktir. Böyle yapılması tavsiye edilmekle; bir nevi sadaka verilen kişilerin onurlarının zedelenmemesi temin edilmiş olunmaktadır.

 

Tenha Yerde Allah’ı (c.c.) Anmak

Allah (c.c.) her zaman ve her yerde anılır. Ancak Allah’ın (c.c.) tenha yerde anılması, gösterişten uzak bir davranıştır. Tenha bir yerde Allah’ı (c.c.) anarak gözlerin yaşarması, hem Allah’tan (c.c.) korkmanın hem de O’na duyulan derin bir saygının ifadesidir. Allah Teâlâ kulunun riyadan uzak bu davranışından hoşnut olmaktadır.  Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Allah katında iki damla ve iki izden daha sevimli bir şey yoktur; Allah korkusundan dolayı akan gözyaşı ve Allah yolunda dökülen kandamlaları. İki ize gelince; Allah yolunda (savaşırken) alınan yara izleri ile Allah’ın farzlarından birini ifa ederken meydana gelen izlerdir.”[19]

Allah (c.c.) korkusundan ağlamak konusu üzerinde pek çok Hadis-i Şerif vardır.  Bu Hadis-i Şeriflerden bir tanesini daha naklederek bu konuyu tamamlamış olalım. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyorlar:

“Sağılan süt memeye girmediği gibi Allah korkusundan ağlayan kimse de Cehennem’e girmez. Allah yolunda savaşırken meydana gelen tozla Cehennem’in dumanı birleşmez.”[20]

İşte bu yedi sınıf, Allah’ın (c.c.) Kıyamet günü o dehşetli atmosferinde gölgelendireceği kişilerden bazılarıdır.

 

[1] Buhârî, Ezan, 36; Müslîm, Zekât, 91; Tirmizî, Zühd, 53.

[2] Nahl Suresi; 16/30.

[3] Buhârî.

[4] Nisâ Suresi; 4/58.

[5] Buhârî.

[6] Nahl Suresi; 16/90.

[7] Şûrâ Suresi; 42/15.

[8] Mâide Suresi; 5/8.

[9] Tirmizî.

[10] Beyhakî.

[11] Beyhakî.

[12] Tirmizî.

[13] Tirmizî.

[14] Âl-î İmrân Suresi; 3/5.

[15] Bakara Suresi; 2/284.

[16] Mü’min Suresi; 40/19.

[17] Bakara Suresi; 2/271.

[18] El-Câmiu’s-Sagîr.

[19] Tirmizî.

[20] Tirmizî.