Kurban ve Hz. İbrahim (a.s.)

Kurban ve Hz. İbrahim (a.s.)
Orhan KITAY
10 Aralık 2015

İbrahim (a.s.), Kur’an-ı Kerim’de ismi Musa’dan (a.s.) sonra en çok zikredilen ve Ulu’l-Azm diye nitelendirilen peygamberlerdendir. Nesebi Nuh’un (a.s.) oğlu Sam’a dayanır. Hem Yahudiler hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar kendilerini İbrahim’e (a.s.) nisbet ederler. Rasulullah’ın (s.a.v.) soyu da İbrahim’e (a.s.) dayanır. Doğum yeri Bâbil kentidir. Mezopotamya’daki Keldâni kavmine gönderilmiştir. 

Konumuz özelde İbrahim (a.s.) ve Kurban olmakla beraber, bilhassa Kurban ibadetini anlamak ve anlamlandırabilmek bakımından İbrahim’ın (a.s.) yaşadığı çağın ve toplumun sosyal yapısına ve inanç atmosferine bir göz atmak gerekir. 

Hz. İbrahim’in Yaşadığı Çağ

Hz. İbrahim’in (a.s.) zamanında, Mezopotamya Ovası’nda, Orta ve Doğu Anadolu’da yaşayan birçok kavim, göğe ve yıldızlara tapıyorlardı. Tarihi kaynaklara göre o dönemin en büyük şehirlerinden birisi Harran eski Mezopotamya putçuluğunun merkezi konumundaydı.  Şehrin en büyük özelliği ay, güneş ve yedi gezegenin burada kutsal sayılmasıydı. Şamaş/Güneş, Sin/Ay, İştar/Venüs kendilerine tapınılan gök cisimleriydi. Bilhassa buradaki Sin/Ay tapınağı çok meşhurdu. 

İbrahim’in (a.s.) yaşadığı çağda ve toplumda şirkin ve putperestliğin hâkim olduğunun açık delillerini Kur’an’da görüyoruz. O’nun (a.s.) babasıyla, dönemin hükümdarlarıyla, kavmiyle ve  müşrik toplumla yaptığı münazara, münakaşa ve mücadeleler bütünüyle şirkin ve putperestliğin zemmi, tevhidin ikamesi konusunda olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm, İbrahim’in (a.s.) döneminin insanlarının ilah olarak gördükleri bu gök cisimlerini tek tek incelediğini ve sonuçta bunların ilah olamayacakları kanaatine vardığını bize haber verir: “Vakta ki; İbrahim’in üzerini gece bürüdü. Bir yıldız gördü. ‘Bu mu benim Rabbim?’ dedi. Derken yıldız batıverince; ‘Ben öyle batanları sevmem!’ dedi. Sonra ayı doğarken görünce; ‘Rabbim bu mudur?’ dedi. Fakat o da batıp kaybolunca; ‘Yemin ederim ki, eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı muhakkak sapıklardan olacaktım.’ Daha sonra güneşi doğarken görünce; ‘Rabbim bu mudur? Bu gördüklerimden daha büyük.’ Güneş batınca; “Ey kavmim. Bu gördükleriniz hep yok olan varlıklardır. Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım.” diye söylemiştir.” (En’am Suresi: 8/76-79)

Kurbanın Sınırları

Kurban, sanıldığının aksine İbrahim’le (a.s.) başlamış değildir. Kadim toplumların hepsinde var olan yaygın bir ritüel ve ibadettir. Buna şahitlik eden pek çok tarihi vesikanın yanında, Kur’an, hem insanlığın ilk atası Âdem’in (a.s.) iki oğlunun Allah’a (c.c.) kurban sunmalarından bahseder, hem de bütün ümmetler için kurbanın meşru kılındığını beyan eder. 

 “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızk olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerlerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık. Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır, O’na teslim olun.” (Hac Suresi; 22/34)

Hâl böyle olunca kurban kesmenin adeta fıtrî bir duygu olduğunu ve insanlıkla birlikte var olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Kurban ibadeti tarih boyunca toplumlara ve çağlara göre farklı biçimlerde tezahür etmiştir. Bazı dönemlerde ve toplumlarda cansız/kansız varlıklar, bazen canlı/kanlı varlıklar, bazen bitkiler, eşyalar, bazen hayvanlar, bazen de insanlar, kutsal kabul edilen varlıklara kurban olarak sunulmuştur. İnsanlar, ya ilah ittihaz ettikleri ve kutsadıkları varlıklara olan korkularından yahut sevgilerinden veya dua ve isteklerinin kabulünü umarak veya teşekkür maksadıyla onlara kurban adamaya yönelmişlerdir. Başlangıçta sebze, meyve, tahıl, bazı hayvanlar vs. kurban olarak sunulurken, zaman içerisinde bunlarla yetinmeyip insan boğazlamaya kadar işi götürmüşlerdir. Bu vahşice ve barbarca uygulama için kimi zaman kadınlar, kimi zaman köle ve mahkûmlar, kimi zaman hasta ve sakat kimseler, kimi zaman da çocuklar kurban seçilmişlerdir. Özellikle ilk çocukların tanrılara ait olduğu inancına bağlı olarak aynı yıl içinde doğan binlerce çocuğun topluca sahte ilahlara kurban edildikleri dönemler çok olmuştur. Bu durum zaman içerisinde öylesine kanıksanmış ve kabul görmüştür ki, kimi insanlar, kurban edildikten sonra yeniden dünyaya gelecekleri ve bu yeni hayatlarında (!) daha iyi şartlarda yaşayacakları inancıyla,  kendilerinin kurban edilmesi için gönüllü olmuşlardır. 

Özellikle İbrahim’in (a.s.) yaşadığı dönemlerde insan kurban edilmesi oldukça yaygındı ve gayet tabii idi. Yadırganması, ayıplanması veya cinayet gibi görülmesi bir yana, insan kurban etmek büyük ve şatafatlı törenlerle ve ibadet aşkıyla icra edilen uygulamalardı. Vahşet bu boyutlara kadar gelmişken Yüce Allah (c.c.) bu insanlık dışı uygulamaya İbrahim (a.s.) vasıtasıyla dur demiş ve kurban ibadeti insani ve İslâmi sınırlarına yeniden çekilmiştir. Bu sınırların ana hatları şunlardır:

1) Asla bir insan kurban edilmeyecek, haksız yere hiçbir cana kıyılmayacak,
2) Allah’tan (c.c.) başka hiçbir varlık adına kurban kesilmeyecek,
3) Ancak Allah’ın (c.c.) izin verdiği cins ve evsaftaki hayvanlar kurban edilecek,
4) Kurban, tıpkı oruçta, hacda, namazda ve diğer tüm ibadetlerde olduğu gibi takvayı kuşanmak için kesilecek.
Esasen kulluk şuuru kazandırmayan, haramlardan sakındırmayan, güzel ahlâka vesile olmayan, cehennemden korumayan, Rahman’a (c.c.) karşı saygılı kılmayan hiçbir ibadet Allah (c.c.) için yapılmış sayılmaz. Allah’ın (c.c.) murad ettiği sonucun alınamadığı bir ibadetin O’nun (c.c.) için yapıldığı iddiası sadece bir kuruntudan ibarettir. Bu manada takvayı kazandırmayan, takvalı bir hayatın yolunu açmayan hayvan boğazlama eylemi kurbiyet (Allah’a yakınlık) kazandırmaz. Gerçek şu: Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder. “Onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat. Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da; birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. O: Andolsun seni öldüreceğim, deyince, (kardeşi): ‘Allah, ancak muttakilerden kabul eder” demişti.” (Maide Suresi: 5/27)

Hz. İbrahim’in İmtihanları

Cenab-ı Allah (c.c.) bütün insanları imtihana tabi tutacağını açıkça beyan etmiştir. Bu, sözünde, imanında, iddiasında sadık olanlarla yalancıları ortaya çıkarmak bakımından büyük bir delildir. Her insan muhakkak korkuyla, açlıkla, yoklukla, varlıkla, hayırla, şerle, genişlikle, darlıkla, malla ve canla, eşleriyle, çocuklarıyla, bunlardan biriyle yahut birkaçıyla imtihana tabi tutulur. Bu imtihanlar karşısında ortaya koyduğu tavır ve gösterdiği tepkiler, kişinin imandaki sadakatine, ihlâsına ve fedakârlığına hüccet teşkil ederler. İmtihanın zorluğu ve büyüklüğü kişiden kişiye değişir. En büyük imtihanlara peygamberler ve salih kimseler tabi tutulurlar. Nitekim her peygamber gibi İbrahim (a.s.) da çok çetin imtihanlarla sınanmıştır. 

İbrahim’in (a.s.) hayatı adeta baştan sona imtihandır ve bunlar gerçekten göğüslenmesi zor imtihanlardır. Canıyla, malıyla, babasıyla, eşleriyle, çocuklarıyla, kavmiyle imtihan edilen İbrahim (a.s.) bunların hepsinden alnının akıyla ve tam bir teslimiyetle çıkmayı başarmıştır. Lâkin bunlardan birisi var ki onu başarabilmek ancak İbrahim (a.s.) olmakla mümkün gibi gözüküyor. Ciğerparesi, yüz yıl bekledikten sonra kabul olan duası, biricik evladının kurban edilecek olması karşısında ondan başka hangi baba tereddütsüz “işittim ve itaat ettim!” diyebilirdi ki? 

 “Ancak (İbrahim) hiç kuşku duymadı, sağına ya da soluna ıstırap içinde bakmadı, dualarıyla gökyüzüne meydan okumadı. Onu sınayanın her şeye kadir olan Allah (c.c.) olduğunu biliyordu, bunun ondan istenebilecek en ağır özveri olduğunu biliyordu; ancak o Allah (c.c.) istediğinde hiçbir özverinin imkânsız olmadığını da biliyordu ve bıçağını çekti. İbrahim’in imanı vardı ve kuşku duymadı. Eğer İbrahim kuşku duysaydı o zaman başka şeyler yapacaktı, yüce ve şerefli başka şeyler. Zira İbrahim’den yüce ve şerefli olmayan bir şey nasıl beklenebilir ki?” (S. Kierkegaard, Korku ve Titreme)

İbrahim (a.s.), gördüğü rüyayı böyle yorumlamıştı, oğlunu dahi Rabbinin (c.c.) rızası için kurban etmeye hazır olduğunu ortaya koymuştur. Onun yüz yıl sonra kavuştuğu biricik evlâdını Allah (c.c.) için kurban etmeye kalkışması imanın, teslimiyetin ve itaatin zirve noktasıdır. Ve tarih boyunca hiçbir insan evladı o zirveye çıkamadı ve çıkamayacak gibi gözüküyor.

Şu var ki, İslâm’ın hâkimiyeti, müminlerin izzeti, zaferi, hürriyeti; şirkin ve küfrün izalesi uğruna kendi evlatlarını feda eden anneler ve babalar hep var olacaklardır. Bu anlamda karnındaki bebeğini (Hz. Meryem) Allah’a (c.c.) adayan İmran’ın karısı/Hanne ve şehid-i Kerbela Hüseyin (r.a.) zik-
redilmeye değer örnek şahsiyetlerin başında gelirler. İşte bunlar İbrahim’in (a.s.) yolunu sürdüren gerçek bahtiyarlar ve kahramanlardır.

Selam olsun Allah’a (c.c.) itaatin, teslimiyetin ve sadakatin sembolü İbrahim’e (baba)!

Selam olsun teslimiyetin ve Allah (c.c.) için babaya itaatin sembolü İsmail’e (evlat)!

Selam olsun Allah’a (c.c.) güvenin ve Allah(cc) için kocaya itaatin sembolü Hacer’e (eş)!

Kaynakça
1) Hz. İbrahim (a.s.), Afif Abdu’l-Fettah Tabbara,
2) Korku ve Titreme, Soren Kierkegaard, Anka Yay.
3) Kurban, Prof. Vecdi Akyüz, Beyan Yay.
4) Din ve Hayat, TDV İstanbul Müftülüğü Dergisi, Sayı:11, Yıl:2010
5) Ömer Faruk Harman, “İbrahim”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.XXI, s.266-272.