Avrupa Maceramız

Avrupa  Maceramız
Enver ELKATMIŞ
02 Şubat 2017

Ne zaman AB’ye girip girmememiz mevzu bahis olsa, söylenen klişe bir cümle vardır. Bin yıla yakın bir süredir, biz Türklerin yüzü batıya dönüktür, hep batıya yöneldik, AB bizi istemese de biz aslında Avrupalıyız. Avrupa Birliğini oluşturan insan hakları, demokrasi vb. değerleri içselleştirerek, gerekirse bu kriterleri ve değerleri Ankara kriterleri yapar Avrupa yolculuğumuza devam ederiz. 

Tarihî açıdan baktığımızda yukarıdaki ifade kısmen doğru. Orta Asya’dan, çoraklık, kuraklık veya Çinlilerin, Moğolların tetiklemesiyle Türkler sürekli Batı’ya doğru göç etmişlerdir. Göçün esas nedeni başlangıçta sadece kendilerine yurt, hayvanlarına mera, otlak bulmak içindir.

Batı’ya ilk göç edenler Hun Türkleri oldu. Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya inen Hun Türklerinin göçebe kültürü ve Pagan inancı Avrupa’nın yerleşik kültürüne ve Hıristiyanlık dinine direnemedi. Hıristiyanlığı kabullendiler, Türklüklerini de kaybettiler. Bir iddiaya göre Macarlar ve Finliler onların torunlarıdır. 
Hun Türklerinden sonra Oğuz Türkleri Batı’ya doğru göç ettiler. Oğuz Türklerinin güzergâhı daha ziyade Karadeniz’in güneyinden Afganistan, İran, Irak, Suriye üzerinden Anadolu’ya daha sonra Balkanlar’dan Avrupa’ya şeklinde oldu.

Oğuz Türkleri 900’lü yılların ortalarından itibaren kitlesel olarak İslam’ı kabullendiler. İlk İslam’ı kabullenen Türk devleti (960), liderliğini Saltuk Buğra Han’ın yaptığı Karahanlılar oldu.

İslam ile şereflenen Türkler; İslam sancağını Batı’da Endülüs’e (İspanya) kadar götüren, yorgunluğa ve rehavete düşen Müslüman Arap kardeşlerinden devraldılar. Bu tarihten itibaren sadece hayvanlarının peşi sıra, yaylak ve kışlak bulmak veya yurt edinmek için mücadele eden göçebe bir millet olmaktan çıkmış, çok güçlü Türk-İslam medeniyetine sahip olmuş, İ’lâ-yı Kelimetullah davası, nizam-ı âlem ülküsü olan bir millet olmuşlardı. Bu yüce ideallerini gerçekleştirmek için Anadolu’ya yerleştikten sonra da burada bulunan Müslüman halklarla birlikte de gaza ruhuyla Batı’ya yöneldiler.

Batı’ya doğru yol alan Müslüman Türklerin amacı bu gün ifade edildiği gibi hiçbir zaman Batı’nın, batıl değer ve kriterlerini kendi coğrafyalarına taşımak olmadı. Tam aksine Müslüman Türklerin amaç ve hedefi Mekke’nin, Medine’nin, Semerkant’ın, Buhara’nın, Horasan’ın, Rey’in, Şam’ın, Halep’in,  Konya’nın inancını, kültürünü ve kriterlerini; Atina’ya, Roma’ya, Berlin’e, Brüksel’e, Paris’e hâkim kılmaktı.  

1682 tarihindeki başarısızlıkla neticelenen 2. Viyana kuşatması, Osmanlı için duraklama, 26 Ocak 1699 tarihinde Osmanlı ile başlarında Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu bulunan diğer Kutsal İttifak devletleri (Avusturya, Venedik ve Lehistan) arasında imzalanmış olan Karlofça Antlaşması da Osmanlının ilk toprak kaybı ve Gerileme Dönemi’nin de başlangıcı oldu.

Osmanlının çöküşü ile Avrupa’nın icat, keşif ve sanayi devrimiyle güçlendiği dönem tarih olarak denk düşünce, kısa sürede Osmanlı ile Batı arasındaki gelişmişlik makası hızla açıldı. 1700’lü yılların sonuna gelince Osmanlı sadece ekonomik anlamda güçsüzleşme ve toprak kaybına uğramadı. Osmanlı yöneticileri ve münevverleri arasında psikolojik çöküş, Batı hayranlığı ve Batı karşısında eziklik duygusu da başladı.

Asrileşme, çağdaşlaşma, muasır medeniyet seviyesine ulaşma, modernleşme derken aslında hep kastedilen aynı şeydi; Batılılaşmak, özelikle Fransız kültürü Osmanlının son döneminden beri bizdeki devşirme aydınların hayranlık duyduğu bir kültürdür.

İdeolojisi ne olursa olsun, Osmanlı son dönemi ve Cumhuriyet aydınlarının hepsinde beli bir dozajda Batı’ya hayranlık vardır. Sözde aydınların bir kısmında bu hayranlık ifrat derecesine varmıştır.

Abdullah Cevdet; tohum ıslahı gibi Türk ırkının ıslahı için, Avrupa’dan damızlık erkek ithalini önerirken, Meşveret Dergisi’ni çıkaran pozitivist Ahmet Rıza; Müslüman Türk’ü asırlarca dünya hâkimi yapan milli ve manevî değerlerini, Türklerin geri kalmışlığının sebebi olduğunu iddia edebilmiştir. Bunlar; günümüzde, özelikle de Kemalist sol aydınlar bu yoz öykünmeci anlayışın halefleridirler.

Maalesef Türk milliyetçileri de muhafazakâr kesim de kendilerini Batı karşısındaki bu eziklik psikolojisinden tam anlamıyla kurtarabilmiş değillerdir. Türk milliyetçiliğinin fikir babalarından Yusuf Akçura’da da, Durkheim’in takipçilerinden olan Ziya Gökalp’te de Batı hayranlığı mevcuttur.

Avrupa seyahatinden dönüşünde kendisine Avrupa hakkında soru soranlara: “Onların işi var ki dinimiz gibi, dinleri var ki işimiz gibi” diyen İstiklal şairimiz M. Akif Ersoy da; “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm. Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm.” diyen kendi döneminin İslamcılarından Ziya Paşa da batı karşısındaki değerlendirmeleri kayda değerdir. 

Sadece Türklerin değil bütün ümmetin bu Batı karşısındaki eziklik duygusundan kurtulup öz güvenlerini kazanmadıkları sürece, yeniden âleme nizam verme şuuruna ve heyecanına ulaşmaları mümkün değildir.