İnfakın Fayda ve Hikmetleri

İnfakın Fayda ve Hikmetleri
Celal ÇELİK
11 Aralık 2015

Bir toplumda zenginlerin olabileceği gibi fakirlerin olması da gayet normal bir durumdur. Dinimize göre malın/variyetin asıl sahibi Yüce Allah’tır (c.c.). Mülkün gerçek sahibi O’dur. O, mülkünde dilediği tasarrufa sahiptir. O, dilediğine çok verir, dilediğine ölçülü verir. “De ki: ‘Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar¸ dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu Sen¸ her şeye Kadir’sin.” (Âl-i İmrân Suresi¸ 3/26) Bu konuda da O, sorgulanamaz. Zira O’nun, kullarından kimine az kimine çok vermesi, imtihanın gereğidir. Hikmetinin gereği O kimini zengin kılar, kimini fakir. Zengin kıldığını, fakirle de sınar. “Doğrusu zengin eden de varlıklı kılan/kanaat sahibi eden de O’dur.” (Necm Suresi; 53/48) 

İnfak¸ kişiye malın asıl sahibini hatırlatır. Buna göre sahip olunanların gerçek sahibi Yüce Allah’tır (c.c.) ve onlar kullarda emanettir. Dolayısıyla mal sahibi, sahip olduklarını Asıl Sahibin ölçüleri doğrultusunda kullanmalıdır. O’nun belirlediği ölçülere göre kazanıp harcamalıdır. Bu anlayış içerisinde olan bir kimse, “Mal benim değil mi¸ istediğim gibi kazanır¸ dilediğim yerde harcarım.” diyemez. O malın kendisinde emanet olduğunu düşünür ve bir gün emanet sahibinin ondan hesap soracağını aklından çıkarmaz. O takdirde de çalıp çırpamaz¸ israf yapıp hoyratça tüketemez ve harcanması gereken yerlerde de cimrilik yapamaz. Mülk Allah’ın (c.c.) olduğuna göre, tabiî olarak Sahibi’nin yolunda sarf edilmesi, mümin için en makul olanıdır. Allah (c.c.) için sarfetmenin adı olan infak, mülkün Allah’ın (c.c.)olduğunu bilen müminlerin özelliği olarak ortaya çıkar. Yani infak, zenginliğin değil müminliğin özelliğidir. 

“(O takva sahibleri ki) onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızk olarak verdiğimizden de (Allah yolunda) harcarlar.” (Bakara Suresi, 2/3) 

Rabbimiz Kur’ân’da iman hakikatini zikrettikten sonra insana iki tür sorumluluk yüklemiştir. İmanın kalbe yerleşme sürecinden sonra bu sorumlulukları yerine getirme üzerinden yeşerme süreci başlar. Bu süreç kişinin Rabbine karşı görevi olan namazı ve topluma karşı vazifesi olarak da infakı hayatın merkezine alması ile gerçekleşecektir. Böylece âyet-i kerimede bahsedilen “muttaki mümin” ideali oluşacaktır.
 

Muttaki müminler infak ederek İlâhî taksimden râzı olduklarını ifade ederler. Fakir de olsalar, zengin de olsalar Allah’ın (c.c.) takdirinden râzıdırlar. Yoksul mümin, içerisinde bulunduğu mâlî durumun kendisi için daha hayırlı olabileceğini düşünerek kanâat ve sabırla durumunu kabullenir. Varlıklı mümin ise, Yüce Allah’ın (c.c.) kendisini fakir yapabileceğini düşünerek nimete şükür ifadesi olarak bol bol hayır yapar. Zira varlık, tek başına salt hayır değildir, yoksulluk da tek başına hayırsızlık sayılamaz. Nice variyet vardır ki, sahibi için derttir, düşmanlık kazanmasına, başına bir kısım belâların gelmesine sebeptir. Allah (c.c.) isteseydi, herkesi mal mülk konusunda eşit yapardı. Bu durumda kimse kimseye muhtaç olmaz, insanlar birbirlerinin işini yapmaz, herkes kendi imkânlarıyla işlerini görmeye çalışırdı ki, bu şekilde hayatın sürmesi imkânsız olurdu. Zira herkes yüksek işleri görmek ister, küçük ve basit, hatta ayak işleri olarak görülen görevleri hiç kimse yapmak istemezdi. Hâlbuki insanların farklı seviyelerde yaratılmış olması, tüm işleri yapan kimselerin olmasını ve insanların hayatlarını devam ettirme konusunda birbirine muhtaç olmalarını sağlamıştır. “Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık; Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir.” (Zuhrûf Suresi, 43/32) 

Zengin ve fakir arasındaki ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, yani zenginin daha zengin; fakirin daha fakir olmasının engellenmesi, hem de bu yüzden gerçekleşmesi muhtemel olan gerginliklerin önlenmesi gerekir. İşte İnfak, fakir-zengin uçurumunu önler. Aynı zamanda da dilencilik ve başa kakma gibi gurur kırıcı davranışlardan insanları korur. Yoksul zümrelere yardım olarak verilen bir infak, sadece onları açlıktan kurtarmaz, her şeyden önce insanın şerefini, onurunu da kurtarır. Mü’minler arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirir, toplumda İslam kardeşliği temelinde barış ve güven hayata geçer. 

İnfak, fakirin kıskançlık duygusunu körletir; zenginlere karşı olan kin ve düşmanlığı giderir.  Zenginlerin ise şahsiyetini geliştirerek, acıma, merhamet etme ve kardeşlik duygularını pekiştirir. İnfak, ruh ile beden arasında denge sağlar, toplumu mali bir disipline sokar ve cemiyetin rûhî değerlerini takviye eder. 

Elde avuçta olanı paylaşmak, iman kardeşliğini ve imanda kemali gösteren bir yüceliktir. Tıpkı Medine’li ensar’ın, Mekke’li muhacirler ile paylaştığı gibi. 

Müminler; Karun gibi mal toplayıcı değil; Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak için kazanırlar. Verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren Allah’tır (c.c.); “ver” diyen de Allah’tır. (c.c.) “Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe Suresi, 34/39) Mümin, İblis gibi fakirlikten korkup, cimriliği tercih etmez. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder...” (Bakara Suresi, 2/268); Müminler İdris (a.s.) gibi cömert olmalıdırlar. İnfak, cimriliğin tedavisidir. İnfak ilacını kullanmamış bir cimrinin veya parayı her şeyden çok seven bir servet düşkününün, İslam uğrunda malî fedakârlıklar yapması beklenemez. Cimrilik hastalığı, yahudilerin ve yahudileşenlerin, kapitalistlerin özelliğidir. Cimri, paranın egemenliğine boyun eğdiğinden paranın mahkûmu olmuştur. O yüzden cimri, devamlı psikolojik bunalım içindedir, doyumsuzdur, sevgisizdir. 

Fedakârlığın, vermenin tadına varmanın ne kadar güzel olduğunu, ahiret ödülü yanında, dünyada da insanı mutlu ettiğini bilemez cimri. Cimriliğin sebebi, aşırı para, mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Cimrilik yüzünden durmadan para biriktiren ve tükenir endişesiyle hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı bile kendilerine zehir eden para mahkûmları vardır. Halbuki para, mal Allah’ın (c.c.) nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah (c.c.) onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah (c.c.) katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. “Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azab hazırladık.” (Nisâ Suresi, 4/37) 

İnsan, malında cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder. Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır. Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın (c.c.) 
kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Cimrilikleriyle oluşturdukları nefretle, çevrelerindeki insanlara da fenalık yapmış olurlar. Yalnız kendilerini değil, toplumlarını da helak ederler. Nitekim buna işaretle Rasül-i Ekrem (s.a.v.) de şöyle buyurmaktadır: “Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helak etmiştir.” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlahi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler.” (Riyâzü’s- Sâlihin, 1/ 253) 

“Cimri kişi, Allah’a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.” (Tirmizî, Birr 40)  

İnfak, ferdî cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan koruma yanında, toplumsal bünyeye girmiş zararlı mikroplardan arınmaya, toplumsal bünyenin sağlıklı bir şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet eder. İnfakın bir ibadet oluşunun anlamı doğrudan temizlenmektir ve bu anlam hem bireysel hem de toplumsal yapıya doğrudan yansır, etki eder. “Onların mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş olursun.” (Tevbe Suresi, 9/113) 

Temizleme ve tezkiye; bu iki kelime, zenginin ruh ve nefsinin, mal ve servetinin hem maddî hem de manevî yönden temizlenme ve arınma manalarını içerir. İnfak eden bireyler, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıktan arınır. Kazanma hırsı, sahip olma güdüsü, servet edinme sarhoşluğu ancak infak ile dizginlenir. Nefs-i emmarenin pintiliği infak ilacı ile giderilebilir. İnfak ve cömertlik, kişiyi maddeye kul olmaktan kurtarıp kalpteki dünya sevgisine karşı panzehir olur. İnfak, insanı özgürlüğe kavuşturur; mala bağlanmış, ona boyun eğmiş bir esir olmaktan, paraya tapma zilletinden kurtarıp hürriyete eriştirir. 

İnfak, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren müminin hazzı kısa sürede sona ermez. Mümin kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah (c.c.) yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiçbir şey değilken Allah (c.c.) onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a (c.c.) aittir. Öyle ise Allah’a (c.c.) güvenen birisi Allah (c.c.) yolunda ve Allah (c.c.) rızası için malını infak etmekten çekinmez. 

Kalpler, cömertlikle, infak sayesinde temizlenir. (Leyl Suresi; 92/17-20) Çünkü, küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de; “Serveti de düşkünce seviyorsunuz.” (Fecr Suresi, 89/20) buyrulur. 

İşte bu sevgi ile insan, “ben bu malı infak edersem bana bir şey kalmaz” korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer. (Bakara Suresi, 2/268) Oysa Allah’ın (c.c.) bildirdiğine göre, 
“mal ve servet insan için bir imtihandır.” (Zümer Suresi, 39/49-52) Bu imtihandan başarılı 

çıkmanın yolu da cömertlik ve infaktır. (Teğâbün Suresi, 64/15-17) 

İnfak, Allah’ın (c.c.) verdiği nimetlere, özellikle mal ve para cinsinden maddî nimetlere karşı bir şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî ibadetler, Allah’ın (c.c.) ihsan ettiği vücut sıhhat ve selametinin şükrüdür. Her çeşit infakı içeren malî ödemeler de mal nimetinin şükrüdür. Bu duygularla infak eden mümin, her nimetin, mesela sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır.

Allah (c.c.) için infak, malı ebedîleştirir; yok olmayacak cennet nimetlerine dönüştürür. Yatırımı en kârlı yere ve kaybolmayacak şeye yapmak suretiyle en kârlı ticarettir. Kur’ân-ı Kerim, “ticaret” kavramını, bildiğimiz alış-veriş anlamında kullandığı gibi, Allah’la (c.c.) yapılacak manevi alışveriş için de kullanır. Allah (c.c.), zaten kendisinin vergisi olan malı mülkü, dilediği zaman ve dilediği şekilde alabileceği bir emanet olarak görür. O, müminlerden canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın almak ister. Demek ki, müminin eli, sahip eli değil, emanet elidir. Dolayısıyla bu emanette, ancak sahibinin istediği şekilde tasarruf hakkına sahiptir. Ancak bu espiriyi kavramış insan Allah (c.c.) katında yücelir. 

Bir insanı tanımak istiyorsanız, o insanın hayatında infakın yerini araştırınız. Araştırınız, çünkü çok önemli bir ipucu yakalamış
olursunuz. Bu ipucu, o müminin kalitesini ve Allah (c.c.) katındaki değerini anlamada yardımcı olacaktır. 

İnfak¸ dünyevîleşmeyi önler. Bugün infaksızlık¸ pek çok insanın âhireti yok sayarak dünyaya saplanıp kalmasına sebep olmaktadır. Oysa infâk, 
bir âhiret yatırımıdır. Âhiret yatırımı ise en kalıcı ve en kazançlı yatırımdır. Çünkü infakta bire yedi, bire yüz¸ bire yedi yüz¸ hatta daha fazla kazanma vardır. “Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu¸ her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın lütfu geniştir¸ O her şeyi bilendir.“ (Bakara Suresi; 2/261) 

İnfakın sınırı ve süresi geniştir. Her zaman ve herkese infak yapılabilir. Güler yüzden¸ yarım hurmayı vermekten başlayan infak¸ dağlar kadar altını Allah (c.c.) yolunda harcamaya kadar çıkabilir. İnfak¸ fakirlere olduğu gibi¸ zengine de yapılabilir. Ancak infak şubelerinden zekât¸ öşür¸ fıtır sadakası gibi vecibelerin belli vakitleri ve miktarları vardır. Dolayısıyla bunların zamanını¸ miktarını hesaplayan¸ vereceği kimseleri araştırıp belirleyen kimse mâlî bakımdan da rastgele bir hayattan kurtulur. Aynı zamanda planlı¸ düzenli bir hayatın adamı olur. Yaşadığı toplumdan kopmaz. Bunun düzenli bir şekilde işlemesiyle¸ toplumda ekonomik gidişat da düzene girer. 

İnfak, israf ve lüks gibi şeytanî eğilimleri azaltır, kalbin katılaşmasını önler; kalbe sevinç, mutluluk ve huzur verir. İnfak insanlara şefkat ve merhameti arttırır, dost kazanmaya sebep olur. İnfak, insanı bir şeye muhtaç olup onsuz olamama tiryakiliğinden kurtarır; Allah’tan (c.c.) başkasına ihtiyaç duymama faziletine yükseltir. İnfak, insanların sevgi ve muhabbetini kazandırır. Zenginle fakir arasında kin, nefret ve kıskançlığı gidererek, onları birbirlerine yakınlaştırır, sevgi saygı, güven ve muhabbet bağını oluşturur. Zenginin fakire şefkat ve merhametle; fakirin de zengine minnet ve teşekkürle bakmasını sağlar. 
İnfak ve zekât, sosyal dayanışma ve sosyal güvenlik sigortasıdır. İnfakla, sosyal çatışma problemlerine giden yol tıkanır. İnfakla, evlenmeye güç yetiremeyen bekârlar evlendirilerek aile müessesi korunmuş olur. Tedavi olamayan fakir hastaların tedavilerinin yaplımasını gerçekleştirilir. 

İnfakla, fakirlik ve işsizlik problemi en aza indirilir, günümüzde olduğu gibi geçim derdi problemlerin ilk sırasını almamış olur. İnfakla, iktisâdî hayat canlanır, aynı şekilde toplumun rûhî, mânevî değerleri de yeniden ihyâ edilir. 

İnfak¸ malı afetlerden, sahibini de kaza ve belalardan korur. Çünkü infâk¸ mal ve mal sahibi için mânevî sigorta mesâbesindedir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Mallarınızı zekâtla koruma altına alınız¸ hastalarınızı sadakayla tedâvi ediniz¸ belâlara duâ ile hazırlanınız.” (Münâvî¸ Feyzu’l-Kadîr, III¸ 464) Bu konuda kültürümüzde¸ “Az sadaka çok belâ savar.” şeklinde hikmetli bir söz de vardır. 

İnfak ile cennet daha da yakın... İşte bunun için, Müslüman sürekli kendini borçlu bilmelidir ve vermek mecburiyetinde olduğunu asla unutmamalıdır... Kim bilir, belki “yarım hurma” bile ateş çemberini yarmamıza yeterli olacaktır… Çünkü “yarım hurma”ya değer biçecek olan Allah’tır (c.c.)… İlahi mizanda bunun neye tekabül edeceğini biz bilemeyiz, O bilir… İlahi hesaplamada her şey kayıt altında… Kayıtdışı hiçbir şey yok… 

Ne mutlu tüm mülkün ve malın Allah’a (c.c.) ait olduğunu, kendisinin emanetçi olduğunu unutmayıp, parayla imtihanı kazanıp Allah’la (c.c.) alışveriş yapanlara! Ve her daim verebilenlere. 

Unutmayalım ki bizden Allah’a (c.c.) ulaşacak olan sadece takvamızdır.

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!