Her Daim... Huşû...

Her Daim... Huşû...
Enver GÖKKAYA
29 Temmuz 2016

Çoğu zaman namazlarımızdan tat almadığımızdan şikâyetçi oluruz. Sanki namazımız, bize huzur vermiyor… Günde beş vakit kıldığımız namaz günlük hayatımız içinde süreğenleşiyor ve sıradanlaşıyor… Namazlarımız hayatlarımıza tesir etmiyor… Namazlarımız bizleri kötülüklere karşı korumuyor. Namazlarımız sosyal hayatımıza, ahlakımıza, ihsanımıza tesir etmiyor… Namazlarımızda huşûyu yakalayamıyoruz. Oysa Rabbimiz namazda huşû sahibi olmamız gerektiğini beyan ediyor:

“O mü’minler ki, namazlarında huşû sahibidirler.”1 

Taberî buradaki huşû kelimesini; “kulun namaz kılarak Allah’a (c.c.) itaatini, saygısını sergilemesi ve namaz kılmak suretiyle Allah’ın (c.c.) emrini yerine getirmesi” şeklinde açıklar. Ayet-i kerimenin ifadesindeki asıl tanımlayıcı öge ise “saygı” yani huşû, tezellül, hudû kavramlarıdır. Bu kavramların özünde; kendini aşağıda görmek, boyun eğmek, alçak gönüllülük ve eğilmek gibi manalara gelmektedir.

Tefhimü’l Kur’an’ın yazarı ayet-i kerimenin tefsiri ile ilgili olarak şu açıklamaları yapar: “Hâşiûn (huşû sahipleri), bedenin olduğu kadar kalbin de bir durumu olan huşûdan gelir. Kalbin huşûsu, korkmak ve güçlü bir şahsın karşısında onun heybetini hissetmektir. Bedenin huşûsu ise, böyle bir şahsın huzurunda baş eğmek, bakışları aşağı çevirip sesi alçaltmaktır.” 

Huşû, Allah’a (c.c.) boyun eğme, kalbin korku ve sevgi ile dolması anlamına gelmektedir.  Huşû ve haşyet; kulun bütün eylemlerini Allah’ın (c.c.) hoşnutluğunu gözeterek yapması ve kendisini tamamen Allah’a (c.c.) vermesi demektir. Allah’ın (c.c.), kendine kendisinden daha yakın olduğunu ve her an kendisini gözetip; ne yapıp, ne söylediğinden haberdar olduğunu bilenler yani kalpleriyle bu durumun farkında olanlar ve bu bilgiyle yaşayıp hayatlarına yön verenler ancak haşyet sahibi olabilirler. Huşû sahibi olmak demek, sürekli Allah’ın (c.c.) huzurunda bulunduğunun bilinci içinde olmaktır…

Huşû tam bir boyun eğiş ve bu boyun eğişin gerektirdiği hareketleri yerine getirmeyi ifade eder. Bu yerine getiriliş; bir hareket olduğunda sanki yerin sarsıntısı, dağların yerinden oynaması, bulutların akıp gitmesi gibidir… Namazda huşû içinde olmak demek; dünya ile bağlantılar kesmek, maddî gaflet örtüsünden sıyrılmak demektir. O anda kalp ve beden tümüyle Allah’ın (c.c.) huzurunda boyun bükmüş ve yalnızca O’nunla meşgul durumdadır.

İnsan dışında diğer varlıklar; söz gelimi yeryüzü, Allah’ın (c.c.) karşısında huşû içindedir. El pençe divan durmuş, her türlü emri yerine getirmektedir. Yaratıcısı karşısında boynu büküktür. Dağlar bile, Kur’an-ı Kerim kendisine indirilseydi Allah’a (c.c.) olan haşyetinden dolayı baş eğer, huşû içinde olurlardı.2 Demek ki, Kur’an-ı Kerim’in kendilerine indirildiği insanlara da düşen Allah’ın (c.c.) karşısında baş eğmek ve bütünüyle teslimiyet halinde olmaktır. İşte huşû budur;

İslam’da; “namazın eksiksiz kılınması (muhafaza)”3 şartı vardır. Bu da vücut, dil ve zihin hareketleriyle yapılan farzları, vacip ve sünnetleri yerine getirmekle olur ve en azından farz ve vacip namazları geçirmemekle gerçekleşir. Namazla ilgili olan bu iki mükellefiyet dışında bir de kalple (zihin-duygu işbirliği ile) yapılan huşû şartı vardır. Huşû namaz kılan müminin huzurunda bulunduğu Rabbinin büyüklüğüne yaraşır bir saygı, kulluk ve itaat duygusu, kendini veriş, bütünüyle yöneliş şeklinde gerçekleşir. Unutulmamalı; huşûsuz namaz, ruhsuz ceset gibidir. Bu sebepledir ki; “namazları eksiksiz ve devamlı kılın” emrinden sonra “huzur ve huşû içinde” kaydı getirilmiştir.

O halde genelde hayatımızda, özel de ise namazda huşûyu nasıl yakalayacağız? Bunu sağlayan unsurlar nelerdir?

- Öncelikli olarak namazı hayatımızın eksenine yerleştireceğiz. Hayatımızı namaza endeksleyeceğiz. Yani namaz eksenli bir hayatımız olacak. Günlük meşgalelerimiz içerisinde namaz, sıkıştırılmış ve kıstırılmış bir halde olmayacak. Namaz, hayatın akışına dur diyen bir namaz olacak. Hayatın her anında Rabbimizin rızasına uygun yaşarken, vakti geldiğinde şimdi daha özel bir zaman dilimi yaşıyoruz, diyerek huzura gelinecektir…

- Namaz İslam’ın temel ibadetlerinden biri ve kulun Allah’a (c.c.) yönelişinin, O’nunla birlikteliğinin en anlamlı ifadesidir. Fakat sembolik yönü de olan namazın bu manevî derinliği kazanabilmesi için bedensel hareketler, dilin ayet ve duaların lafızlarını okuması yeterli değildir; bu şeklî kalıpların kalpteki kulluk niyeti ve bilinci ile bütünleştirilmesi, Allah’a (c.c.) saygı şuuruyla anlamlı hale getirilmesi gerekir. İbadetin ve özellikle namazın bu ruhî ve manevî boyutu Kur’an-ı Kerim dilinde huşû ve takva gibi terimlerle ifade edilmiştir. Huşû kavramı ayrıca itikadı ve ahlakî bir anlamı da kendisinde barındırmaktadır. Çünkü Allah’a (c.c.) inanmayanın, O’na huşû ile yönelmesi beklenemez.

- Namazda huşûyu yakalayabilmenin diğer önemli yolu ise nasıl bir Rabbin huzuruna çıktığımızın bilincinde olmaktır. Yüceler yücesi, her şeyi yaratan, yaşatan, rızıklandıran… Kalplerdekini, zihinlerdekini ve her şeyi en iyi bilen… En güzel sıfatların ve en güzel isimlerin sahibi... Bütün kötülüklerden ve çirkinliklerden uzak… acıyan, merhamet eden, azabın ve mükâfatın sahibi… Sığındığımız, korkmamız ve sevmemiz gereken, ibadetlerimizi sunduğumuz, huzurunda secdelere kapandığımız… Ayıplarımızı örten… Yegâne ve tek ilahımız olan Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkılıyor. Bu makam sıradan bir makam değildir. Nasıl bir zatın huzuruna çıktığının şuuruyla hazırlanılmalı ve öyle çıkılmalıdır huzuru ilahiye… 

Bu konuda Fî Zılâli’l-Kur’ân’da Mü’minûn Sûresi’nin ikinci ayet-i kerimesinin tefsirinde şöyle ifade edilmiştir: “Kalpler namazda, Allah’ın (c.c.) huzurunda bulunmanın heybeti ile titrer. Bu yüzden durulur ve derinden ürperir. Bu ürperti oradan organlara, duygu ve hareketlere yansır. Allah’ın (c.c.) huzurunda O’nun yüceliğine bürünür ruhlar. Zihinlerini kurcalayan tüm uğraşlar kaybolur. Allah’ın (c.c.) yüceliğinin bilincine vardıkları O’nunla konuşmanın verdiği huzuru hissettikleri için başka bir şeyle uğraşmazlar. Bu kutsal huzurdayken, çevrelerinde bulunan, akıllarında yer eden her şey bir kenara çekilir, kaybolur. Sadece Allah’ı (c.c.) hissederler. Ancak namazdaki sözlerin anlamlarından zevk alırlar. Vicdanları her türlü kirden arınır. Her türlü leke silinir gider. Allah’ın (c.c.) kudreti dışında hiçbir şey barınmaz içlerinde. İşte bu noktada boşlukta yüzen zerre, ana kaynağı ile buluşur. Şaşkın ruh yolunu bulur, ürkek kalp sığınağını tanır. Bu anda Allah’a (c.c.) bağlanamayan bütün değerler, eşyalar ve şahıslar küçülür gider.” 

- Namazda meşgul edecek zihinsel ve fiziksel engelleri kaldırıp ve öylece çıkmak gerekir Allah’ın (c.c.) huzuruna. Ticaret, iş, ders, dert ve düşüncelerden sıyrılmak ve öylece çıkmak lazımdır. Namaz esnasında bunların hiçbiri düşünülmemelidir. Mü’minûn Sûresi’nin ikinci ayet-i kerimesi nazil olmadan önce sahabe namazda gözlerini gökyüzüne kaldırıyor, sağa-sola bakınıyorlardı. Ayet-i kerime nazil olunca artık gözlerini secde mahalline çevirmeye başladılar. Abdullah bin Ömer (r.a.) bu ayet-i kerime ile ilgili şöyle der: “Sahabe-i kiram, namaz için ayağa kalktıklarında başka hiçbir şey ile ilgilenmez, bütün varlıklarıyla kendilerini namaza verirlerdi. Gözlerini secdeye dikerler ve Allah’ın (c.c.) kendilerine baktığını kabul ederlerdi”  

- Namazda yaptığımız hareketlere odaklanmak, namazın ta’dil-i erkânına riayet etmek huşûyu sağlar. İslam huşûyu sağlamak için kişiye yardımcı olmak açısından bir takım kurallar koymuştur. Mesela; namazdayken sağa-sola dönmek, başı yukarı kaldırmak, elbiseyle oynamak, iki eli birlikte hareket ettirmek ve üzerindeki tozu toprağı silkelemek doğru değildir. Yönümüz kıbleye, gözümüz secde mahalline çevrilmelidir. Üst üste geğirmek, esnemek ve namazı hızlı hızlı kılmak da doğru değildir. Namazın her bir rüknü yavaş yavaş ve huzur içinde yerine getirilmeli ve bir rükün tamamlanmadan diğerine geçilmemelidir.

Namazdaki bedensel davranış kurallarının yanı sıra, namaz esnasında ilgisiz şeyler düşünmekten de kaçınmak gerekir. İnsanın tabiî zayıflığı nedeniyle kendiliğinden zihne bir takım düşünceler gelirse; böyle durumlarda zihnin ve kalbin bütünüyle Allah’a (c.c.) yönelmesi ve zihnin dille tam bir uyum içinde olması için elden gelen yapılmalı, ilgisiz düşüncelerin farkına varıldığında hemen dikkatler namaza yöneltilmelidir.

- Kıldığı namazı; en son namazıymış gibi ve bir daha namaz kılma fırsatı bulamayacak bir kişinin kıldığı gibi kılmak da huşuyu sağlayan unsurlardandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Namaz kıldığında dünyaya veda eden kişinin namazı gibi namaz kıl.”4 buyurmaktadır.

Dipnotlar
1. el-Mü’minûn, 23/2.
2. Bkz. el-Haşr, 59/21.
3. Bkz. El-Bakara, 2/238.
4. Cami’us Sağîr.

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!