Yalnızlık

Yalnızlık
Kevser GÜNDÜZ
28 Mart 2018

Sahi yalnızlık neydi? Hani şu hatırımıza dahi gelmesini istemediğimiz, ürktüğümüz. Arkadaşları dışarıda oyun oynarken, evinin küçük penceresinden, ağlamaklı gözlerle onları izleyen çocuğun hissettikleri mi? Henüz on sekizinde bir gencin, içinde kurduğu dünyanın gelgitlerinde çırpınışları mı? Bir hasreti dindirmek istercesine, duvarlara asılan siyah-beyaz anılar mı? Yoksa bütün ümidiyle uzaklara dalmış bir çift çizgili göz mü?

Elbetteki hepsi, yüreklerinde bir damla yalnızlık taşıyan insanların misaliydi. Dünyada hiçbir kimse yok ki bu duyguyu yaşamasın. Ancak burada bir beyanda bulunmak gerekir. Yalnızlık dediğimiz şey kişiyi bir kalabalık içindeyken dahi bulabilir. Caddede kalabalıklara karışmış yürürken bulursun kendini fakat yalnızsındır. Zihninle, fikrinle, ruhunla...

Nedense yalnızlık denildiğinde akla hemen korkulması gereken bir olgu gelir. Tek kalmak, bir desteğinin olmaması,  sırtını yaslayacak bir dağın bulunmaması insanı ürkütür. Bir de inzivaya çekilmek dediğimiz bir kavram var. Bu daha önce bahsini ettiğimiz yalnızlık olayının bilinçli bir faaliyete dönüşmüş hali. Yani “bilinçli yalnızlık."

Hayatımızın her alanında çeşitli insanlarla hemhâl olmaktayız. Bu bazen kişi üzerinde olumlu etkilerini gösterse de aşırı olan insan ilişkileri, çoğu zaman ruhu ve psikolojiyi yıpratıyor. İşte tam burada devreye inziva kavramı giriyor. Dinimizde bunu Peygamber’in (s.a.v.) nübüvvetinden önce Hira Mağarası’nda yaptığı inzivalarda görmekteyiz. Onun naif ruhu ve kalbi diri diri gömülen kız çocuklarını görmeyi kaldıramamıştı. Kavmiyetçiliğin doğurduğu sömürgeciliği kabullenmek istememiş, insanların kendi yaptığı putlara kulluk etmesini aklı reddetmişti. Kavmini saran bu cehalet furyasından uzaklaşıp, sessiz bir mağarada ve belki de ay, yıldız ve hafif rüzgârın iştirakiyle inzivaya çekildi. Tek olan Rabbine sığındı...

Bazen Hz. Yusuf'un nefsinden kaçıp “sığındığı” zindan duvarlarında, bazen Hz. Âdem’in cennetten yeryüzüne inerken duyduğu nedamette,  bazen de Hz. Eyyûb'un şifa için gösterdiği sabırda görüyoruz inzivanın izlerini. 

Hira'daki inziva olayının -kaynağını Hz Aişe'nin (r.anhâ) naklettiği bir rivayetten alarak- daha sonra itikâf ibadetine dönüştüğünü görüyoruz. Hz. Aişe'nin (r.anhâ) şöyle dediği nakledilmiştir:

Rasûlullah Ramazan'ın son on gününde itikâf yaparlardı. Bu durum vefat zamanına kadar bu şekilde devam etmiştir. Daha sonra Hz. Peygamber'in zevceleri itikâfı sürdürmüşlerdir.”[1]

İslam; emir ve yasaklarıyla insanın fıtratına en uygun sistemdir. Dolayısıyla itikâf Müslümana ruhanî bir doygunluk ve manevî bir yenilenme sağlar. Hayatın amacı üzerinde tekrar düşünmeye ve Rabbine ibadete teşvik eder. İsmi nisyandan (unutmaktan) gelen insan itikâf ile ‘Kâlú Belâ’da verdiği sözü hatırlar. İnsan sevdiğiyle baş başa kalmak ister. Sevilmeye en layık olan yüce Allah (c.c.) ile yalnız kalır, içini O'na döker. İnsanlardan uzak, riyadan arınmış, ruhunu nefis zincirinden kurtarmış bir şekilde tek olan Rabbine dayanır.

 

[1] Buhârî, i`tikaf, 1-18.


 

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!