Hubeyb İbn Adiyy, Zeyd İbn Desine

Hubeyb İbn Adiyy, Zeyd İbn Desine
Celal ÇELİK
08 Mart 2019

Uhud harbinden sonra bazı arap kabilelerinde Medine’ye karşı kıpırdanmalar başlamıştı. Rasulullah (s.a.v.) bu tür olaylara izin vermeyince (Halid bin Süfyan olayı) civar kabileler Müslümanlara karşı açıktan bir şey yapamayacaklarını anlamışlardır. Fakat gizlice intikam duygusu içindeydiler.

İntikam içinde yanan müşrikler; masum kılığına bürünerek altı kişilik bir heyetle Allah Rasulüne (s.a.v.) geldiler ve kendilerine Kur’an öğretmesi için bir heyet göndermesini istediler.

Allah Rasulü (s.a.v.) on kişilik bir heyet gönderdi. İrşad heyeti Huzeyl kabilesine ait Reci’ suyunun başına geldiğinde hıyanetliklerini ortaya döktüler. Bir anda yüz kadar okçuyla bu heyete saldırdılar. Bunlardan üç tanesi teslim olmayı kabul etti. Dğerleri kendilerini savunmak için dağa sığınsalarda burada şehid düştüler.

İkisi de Ensâr’dan.[1] Bedir yiğitlerinden. Âsım ibn Sâbit ile birlikte yola çıkan ekibin içinde bulunanlardan. Hüzeyl’in Kolu Beni Lihyan’ın yüz okçusunun kuşattığı ve öldürülmeyeceklerine dair söz ve ahid verdiği kişilerden.

Âsım bu ahde güvenmemiş, teslim olmayı kabul etmeyerek şehid olmuştu.

Hubeyb İbn Adiyy, Zeyd İbn Desine ve Abdullah İbn Tarık, verilen ahde güvenerek teslim olmuşlardı. Ancak Âsım ve arkadaşlarının şehadetinden sonra davranışlar değişmeye başlamış, saldırganlar yaylarının kirişini çözerek bunlarla esirleri bağlamışlardı.

Abdullah hıyanet kokusunu sezmişti: “Bu ilk ihanet” diyordu. Kurtulabilmek için planlar yapmaya başlamıştı.

Müşrikler, esirlerini alarak Mekke’ye yöneldiler. Onları, Bedir’in intikamı ateşiyle yanan Kureyşlilere satmak istiyorlardı.

“Zahran” denilen bölgeye gelindiğinde Abdullah elini çözmeyi başarmış ve eline bir kılıç geçirmişti. Ancak müşrikler yakın dövüşe yaklaşmamış. Onu da uzaktan öldürmeyi tercih etmişlerdi. Bu aziz sahâbinin son durağı Zahran olmuştu. Kabri oradadır.

Hubeyb ve Zeyd’i ise, Mekke’ye getirdiler. Mekkelilerin elinde esir bulunan iki Huzeylli karşılığında onları Kureyşlilere verdiler.

Hubeyb’i Benî Nevfel (Hâris) satın almıştı. Çünkü kendi saflarından olan Hâris İbn Amir’i Bedir’de öldüren Hubeyb’ti. Ellerine intikam fırsatı geçmişti.

Zeyd’i ise Safvân İbn Ümeyye satın aldı. O da, babasının intikam hırsını taşıyordu. Onun babasını da Zeyd öldürmüştü. 

Safvan, kölesi Nistas’a, Zeyd’i alarak Mekke haremi dışına, Ten’im’e çıkarmasını ve orada öldürmesini emretti.

Zeyd, Ten’im’e getirilmiş ve bağlanmıştı. Kin ve nefret duygularını tatmin etmek isteyen müşrikler de gelerek çevresini sarmışlardı.

Önce uzaktan çeşitli uzuvlarına ok atarak işkenceye başladılar. Zeyd, acı içindeyken halkın arasında bulunan Ebu Süfyan, kalabalıktan sıyrılarak yanına geldi:

“Zeyd! Allah için söyle! Şu anda Muhammed’in burada olmasını, onun boynunu vurmamızı, senin de evinde, çoluk-çocuğunla bulunmanı ister miydin?”

Zor andı. Çaresiz andı. Ama Zeyd, bütün samimiyetiyle unutulmayacak şu cümleleri söylüyordu:

“Vallahi! Evimde rahat oturabilmek için, Muhammed’in şu anda bulunduğu yerde ayağına bir diken batmasını ve ona acı vermesini bile istemem.” [2]

Bu sözleri duyan Ebu Süfyân geri çekiliyor, hayranlığını gizleyemeyerek: “Sahabilerin Muhammed’i sevdiği kadar, hiçbir insanın bir başkasını sevdiğini görmedim,” diyordu.

İşkencenin peşinden sonra bu aziz sahabi, seyredenlerin gözü önünde “Nistas” tarafından şehid edildi.[3] 

Allah ve Rasûlullah (s.a.v.) sevgisi ve dolu dolu imanıyla zalimlerin elinde bu dünyayı terk ederek mutlak adaletin tecelli edeceği öbür âleme geçti.

Hubeyb ise, Bedir’de öldürdüğü Haris’in oğlu Ukbe’ye teslim edildi. Ukbe, öldürmek üzere Hubeyb’i aldı ve zincire vurarak evinde hapsetti.

Hubeyb hapiste iken kendisiyle Ukbe’nin kızkardeşi, öldürülen Hâris’in kızı Zeynep ilgileniyor; kapısını o açıyor, yiyeceklerini o veriyordu.

Huceyrin âzâdlı cariyesi “Mâviyye” ise bu değişik insanın davranışlarını hayret ve gıptayla yakından takip ediyordu.

Mâviyye, daha sonra İslam ile şereflenmiş bir kadındı. Hubeyb’le ilgili tanık olduğu bir olayı şöyle anlatıyordu:

“Bir gün içeri baktım. Elinde çok iri taneleri olan bir üzüm salkımı vardı. Böyle bir üzüm görmemiştim. Mevsim üzüm mevsimi değildi. O günlerde yeryüzünde böyle bir üzümün var olduğunu bilmiyordum. Ayrıca Hubeyb zincirliydi ve yanına kimse girmemişti,” der.[4]

Üzüm salkımı ile ilgili sözleri Zeynep’ten de duyuyoruz.

Zeynep’in anlattığı Hubeyb’le ilgili başka bir olay ise başka bir asil bir davranış örneğiydi:

Öldürüleceği gün yaklaşınca temizlenmek için ondan ustura istemişti. Zeynep, dalgınlıkla usturayı çocuğa vermiş. Ondan Hubeyb’e götürmesini istemişti. Usturayı alan çocuk Hubeyb’in yanına gitti. Yanına girip onunla konuşmaya alışıktı. Ona karşı yabancılık çekmediği için usturayla birlikte yanına vardı.

Zeynep, birden korkuyla yerinden fırlamıştı. Ne yapmış, nasıl yapmıştı? Nasıl çocuğu usturayla ona göndermişti? “Vallahi intikamını alır!...” diyerek koştu.

Hubeyb gülümseyerek çocuğun uzattığı usturayı almış: “Annen bunu seninle gönderirken kötüye kullanabileceğimden korkmadı mı?” demişti.

İmam Buhârî ve İbn Abdilberr, bu olayı Zeynep’in dilinden biraz değişik olarak şöyle anlatır:

“Çocuk usturayı götürerek Hubeyb’in dizine koydu. Onu görünce korkuya kapıldım. Usturayı eline alan Hubeyb benim korkumu anlamıştı: ‘Onu öldüreceğimden mi korkuyorsun? İnşaallah böyle bir şey olmayacak,’ dedi.”[5]

Bunları yaşayan Zeynep; Hubeyb’ten daha hayırlı bir esir görmediğini söyler ve üzüm salkımıyla ilgili kıssayı anlatır.

Zeyd gibi Hubeyb’i de alarak Ten’ime getirdiler. Asmak için direk hazırlamışlardı. Hubeyb onlardan iki rekât namaz kılmak için izin istedi, verdiler.

Herkesin bakışları altında, bütün dünyayı ve yaşadıklarını unutarak, herkesi hayran bırakan iki rekât namaz kıldı. Huzuruna varacağı Rabb’ına son ibadetini yapıyordu. Namazını bitirince topluluğa dönerek:

“Vallahi, ölüm korkusuyla namazı uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız, daha uzun namaz kılardım,” dedi.

İlk defa öldürülmeden önce iki rekât namaz kılma geleneği onunla başlamıştı.[6]

Sonra onu yukarı kaldırdılar ve hazırlamış oldukları direğe bağladılar. Hubeyb, yükseltilince karşısında kendisine bakan müşrik simaları gördü. O andaki duygu ve arzusunu şu kelimelerle dile getirdi:

“Allah’ım! Düşman yüzünden başka bir şey göremiyorum. Rabbim! Rasûlune selam gönderecek kimse bulamıyorum. Selâmımı sen ulaştır.”

Sonra şöyle dua etti:

“Allah’ım! Bunları birer birer helak et. Her birini diğerinden kopmuş olarak öldür. Hiç birini bırakma!”

Duayı duyanlardan, kendini bu duanın tesirinden kurtarmak için yere atanlar vardı. Böyle yapınca bedduanın tesirinden kurtulunacağına inanılırdı.

Kureyşliler, öldürmek için saldırıya geçtiler. Son saniyelerini yaşayan Hubeyb’ten mısralar duyuluyordu:

“Müslüman olarak öldükten sonra,

Baş koyunca, bütünüyle Allah yoluna;

Aldırmıyorum, hangi günde, hangi yanda,

Nasıl düşerse düşsün beden toprağa

Sonra şehid oldu.

O gün Allah Rasûlu, sahabiler içinde oturuyordu. Birden: “Allah‘ın selâmı senin de üzerine olsun” diyerek selâm aldı. Sebebini sordular. Üzüntüyle: “Hubeyb! Kureyşliler onu öldürdü,” buyurdu.

O, ölümüyle tarih yazmıştı. O gün meydanda bulunan ve gözünün aldığı birçok kişi bedduadan nasibini almış, yaprak gibi birer birer o yılın içinde dökülmüştü. Daha sonraki yıllarda o günü yaşayanlardan, yaşananları hatırlayıp bayılanlar vardır.[7]

Hubeyb’in vücudu direkte asılı bırakılmıştı. Bir taraftan onun tesirinden kurtulamıyorlar, diğer taraftan hırslarını tatmin için onu asılı tutuyorlardı. Muhammed’in peşine düşenlere, Kureyşli öldürenlere ibret olmalıydı.  Bunu sağlamak için başında nöbetçi bulunduruyorlardı.

Rasûlullah (s.a.v.), Amr İbn Ümeyye’yi (r.a.) Hubeyb’i direkten indirmesi ve defnetmesi için düşman içine gönderiyordu.

Amr (r.a.), daha sonra yaşadıklarını anlatıyor: “Gecenin karanlığında gözcülerden de sakınarak yanına vardım. Direğe çıktım. Hubeyb’in iplerini kestim. Yere düşmüştü. O sırada arkamda bir ses duydum. O tarafa döndüm. Hiçbir şey göremiyordum. Bir müddet sessizce bekledim. Yeniden Hubeyb’e döndüğümde onu da göremedim. Sanki toprak yarılmış ve onu yutmuştu.

Bu aziz sahâbinin bedeni de bundan sonra bir daha bulunamadı. Artık o, “Belîu’l-Arz” diye anılmaya başladı.[8]

Yer onu yutmuş, bir daha bulunamamıştı ama yaşadıklarının hatıraları ibret için kalmıştı; daha da kalacaktı...

 

[1] Hubeyb (r.a.) ile Zeyd’in (r.a.) şehid edilişleri ve söyledikleri sözlerin, aldıkları tavrın, birbirine yakınlığı sebebiyle karıştığını yazılarda görüyor, konuşmalarda duyuyorum. Bu karışıklıkların düzelmesine vesile olacağı umuduyla ikisini aynı başlık altında ve peşpeşe aktarmayı uygun buldum. 

[2] Sîratü İbn Hişâm (2/172), El-Bidâye ve’n-Nihâye (4/67).

[3] Zeyd İbn Desine (r.a.) hakkında bilgi edinmek için bak: Sîratü İbni Hişam (2/171-172); el-İstîâb (1/554); el-Bidâye ve’n-Nihâye  (4/64-67); Sahih-i Buhârî (Umde, 14/166) Delâilü’n-Nübüvve (3/324, 326-327).

[4] Sahih-i Buhârî (Umde, 14/166).

[5] el-İstîâb (1/430); Sahîh-i Buhârî (Umde, 14/166).

[6] Sahîh-i Buhârî (Umde, 14/166); Sîratü İbni Hişâm (2/173); el-İstîâb (2/173), el-Bidâye ve’n-Nihâye (4/68).

[7] Sîratü İbn Hişam (2/173); el–Bidâye ve’n-Nihâye (4/68).

[8] Hubeyb İbn Adiyy (r.a.) ile ilgili bilgi için bak: Sîratü İbni Hişam (2/171-174); Sahih-i Buhârî, Muğnî (14/166); Umdetü’l-Kârî (14/167-168); Delâilü’n-Nübüvve  (3/326,331-332); el-İstîâb (1/429-432); el-İsâbe (1 418-419); el-Bidâye ve’n-Nihâye  (4/67-69).


 

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!