Kulluk Teselli Bulmaktır..

Kulluk Teselli Bulmaktır..
Yrd. Doç. Dr. Özkan ÖZTÜRK
11 Aralık 2015

İslam’ın insan için seçtiği tanımlama, üç harfli bir kelime, “abd” yani kul ifadesidir. Allah (c.c.) başta peygamberleri olmak üzere melekleri hatta bütün varlığı kul olarak tanımlamaktadır. (Nisa Sûresi; 4/172, İsra Sûresi; 17/1, A’râf Sûresi; 7/194) Fakat kulluk özellikle insanın iftiharıdır. Yaratılışın gayesi de kulluktur. “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât; 51/56) ayeti insanın doğası hakkında en net tanımlamayı vermiştir. Buyruğa göre, insan kuldur. Bu yüzden kulluk insana dair bütün anlama çabalarının giriş dersi mahiyetindedir. Kulluk insanın doğasıdır ve insan, asla yaratılışındaki bu programın dışına çıkamaz. İnsan itaat eden, âmâde olan, bağlanan, bağlandığına ram olma konusunda fıtri temayülleri olan bir varlıktır. Kısacası insan tapan bir varlıktır. Bu tespitin sınırlarından dışarı kaçış yok. Önce ne olduğumuzu bilelim. İnsan kuldur. Bunu bilse de bilmese de, Rabbini tanısa da tanımasa da. Kulluğun nispeti ise itaattir. Dolayısı ile insan varlık serüveninde muhakkak itaat edeceği bir merciinin, bir otoritenin peşinden gidecektir. İnsanın bütün yeryüzü hikâyesi, kulluk yapma arayışı olarak da tanımlanabilir. Peki, kime ve neye kulluk?

Allah (c.c.), insanı kendisine kul olsun diye yaratmıştır. İnsan bununla değer kazanacak; bununla şeref ve haysiyet bulacaktır. Fakat kulun Rabb’ini bilme yolu maceralıdır. İnsan yaratılışındaki potansiyelini değiştiremez ama kulluk ettiği mercii tanıma ve bilme konusunda isabet edemeyebilir. O zaman tehlikeli bir serüven başlar. Çünkü kul olsun diye yaratılan varlık, kulluk edeceği otoriteyi yok sayarsa kendini en aşağı varlık düzeylerinin esiri olarak bulacaktır. Yol çetin. Ya Allah’a (c.c.) kul olacaktır, ya nefsine.

“Abd”, köle diye çevrilir genellikle. Bu, yanlış da değildir elbette.  Köle sahibine ise malik denilir. Fakat Allah’a (c.c.) kulluk söz konusu olunca kölelik metaforu, bir esaret gibi sadece cebren bir itaat olarak düşünülmemelidir. Bu benzetmenin yönü efendisine gönüllü hizmet ve âmâdelik olarak anlaşılmalıdır. Mâlik olanın, kölesi üzerindeki hâkimiyet ve egemenliği doğrudandır. Abd’in ise kulluğu efendisine olan hayranlığından kaynaklandığı için bu köleliği, ayrılma kabul etmeyen, zulüm ve baskı içermeyen deruni bir bağlılıktır. Yani bir tür gönüllü teslimiyettir. Bu anlamda eğer kulluk ve itaat Allah’a (c.c.) yapılıyorsa, abd “hür insan” anlamına da gelir. Çünkü bu kulluk onu varlık mertebelerinde bulunan başka her şeye köle olmaktan kurtarmıştır. Yani kul sadece aziz ve kadir olan Rabbinin huzurunda zelil ve âcizdir. Böyle olunca Allah’ın (c.c.) izzetiyle aziz olur ve zilletten kurtulur. Fakat sahip olduğu izzetin gerçek sahibinin kendisi değil, Rabbi olduğunu bildiğinden tevazuundan da bir şey kaybetmez. Zaten kulluk insanın hakikatidir, böylece insan kulluğu olması gereken mertebeye karşı yapmış olur. Kulluk, insanın aslına yolculuğudur. Rabbine dönerek O’na itaatle yücelmesi, yüceldikçe kulluğa doyması ve bu şekilde varlığından razı olması sürecidir. Bu sürecin sonunda kendisinden de razı olunur. Rabbimizin buyurduğu gibi: “Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir.” (Fecr; 89/27-30)

Zikrettiğimiz ayetlerde “kulluk”, deruni bir haz ve tatmin mertebesi olarak zikredilir. Bu maddî bir haz değildir tabi ki. Burada iki tür tatminden bahsetmek gerekir. Birincisi yaratılış gayesini keşfetmiş olmanın verdiği ruhi tatmindir. Kulluk hedefinde yaratıldığını bilen varlık olarak insan, varlık mertebelerinde bulunan başka hakikat sunumlarına, bağlılık davetlerine asla iltifat etmez. Oralarda kendine bir hayat bahanesi aramaz ve kulluk perspektifini asla değiştirmez. Hatta onu kulluğa davet eden sahte her tür ilahlık iddiasını reddetmenin verdiği hazzı da yaşar. “Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fâtiha; 1/5) ifadesi dökülür ağzından. İkinci tatmin ise tuttuğu bu kulluk yolunun muhatabı olan Allah’ın (c.c.) kendisine olan hitabından duyduğu tatmindir. Allah (c.c.) ona “Artık kullarımın arasına gir.” diye hitap etmiştir ki bu, insanın kulluk çabasının makbul oluşunun Rabbi tarafından da onaylanışıdır. Düşünün ki Allah (c.c.) bir kuluna, “kulum” diye hitap ediyor. Burada ait olma anlamında “(benim) kulum” şeklindeki iyelik eki ne muhteşem bir izafettir. Yani Allah’ın (c.c.) kulunu kendine izafe etmesi ne büyük bir bahtiyarlıktır. İşte bu, kulun yaşadığı ikinci tatmindir. Bu tatminlerden ilki ile kul Rabbinden razı, ikincisi ile de Rabbi ondan razı olmuştur. Bir düşünün o vakit. Yaşamın her anında kulluk hazzını yaşamak ve her insanî fiilimizde kulluk sırrı ile hareket etmek ne keyifli bir deneyim olacaktır. Hayatın her anında sevinçte ve kederde Hak’tan razı olma hazzı. Huzur-ı daimi. Hazzın huzura dönmesi… Yani kendini her an Hakk’ın huzurunda kullukta hissetmiş olmanın mutluluğu ve bunun verdiği kalp sefası. Yani huzur. Huzurda huzur var demek ki. Abd’ın, Mâlik’ini bulmasının ve kendini her an Rabbin huzurunda hissetmenin verdiği huzur. Ve sonrası Allah’ın (c.c.) kullarının arasına girme bahtiyarlığı ve ilâhî hitabın kalbi kutlu bir sevinç üssüne, bir şenlik yerine dönüştüren dokunuşu: “Artık kullarımın arasına gir.” Böyle bir kulluk idraki, kuldan Rabbine doğru itaat, Rabbinden kuluna karşı ise merhamet, şefkat ve himaye şeklinde kendini gösterecektir daima. 

İnsan kulluk edeceği mertebeden ve kulluk güzergâhından asla gözlerini ayırmamalıdır. Çünkü kulluk fiilinin son istasyonu ayette geçen “Cennetime gir.” ifadesini duyuncaya kadardır. Bu uzun soluklu yolculuğun tembihi “Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (Hicr; 15/99) buyruğudur. Kulluk, bir uzun yoldur belli ki. Bazen insan kulluk mertebesini şaşırır ve başka yerlerde tatmin arayışına girişir. Başka varlık mertebelerindeki gibi kendine tatminler arar. Bitkilerin mertebelerindeki gibi sanar kendi hakikatini. Yani beslenmek ve büyümek zanneder yaratılış gayesini. Bazen hayvanların mertebelerinde arar teselliyi. Yemek, içmek ve üremek olur bahanesi. Bütün bu fiiller diğer varlıklara yakışır da insana tatmin sunar mı? Hâce Yusuf Hamedânî, Rutbetü’l-Hayât adlı eserinde “canlı” nedir sorusuna “canlı, avunup teselli olan kişidir. Hayat da avunmak ve teselli olmaktır.” cevabını vermiş. Demek ki insan bir teselli, bir tatmin arayan varlıktır. Teselli, gamlı ve kederli bir kimseyi söz ve nasihatle ferahlandırma demektir. İnsan dünya denen bu yâd elde bir ferahlık arar. Görür ki her varlığın tesellisi farklıdır. Hayatın en alt derecesi dünya ile teselli olmaktır. Hayvanlar bu tesellinin izindedirler. Yerler içerler. Oysa insan öyle midir? Sadece karnının sesi yoktur insanın. İnsan çok sesli bir varlıktır. Aklının, gönlünün, ruhunun sesi de çağıldar durur. Peki, nedir insanın tesellisi? Hayvanların teselli olduğu mertebelerde teselli olmak yakışır mı insana? Hayatın rütbelerinden hangisi insanındır?

İnsan bir sesler uğrağıdır. Onlarca ses duyar. Nefsi çağırır onu, hevâsı, arzuları çağırır. İlahlık iddiaları ile çağırır durur her biri. Bunların hangisi insanın hakikatini teselli edebilir? Sefil mertebeler ve sahte değerlere kulluk insana göre değildir. “Altına, gümüşe ve lükse kul olan insan helâk olsun!” (Tirmizî; 42, İbn Mâce; 8) Abd olmak, hakikatidir insanın. Fakat kimin sesini dinleyecektir? Rabbi ona; “Rabbine dön” nidasını merhametinin bir gereği olarak sunmak için kitap ve peygamberler de göndermiştir.  Nefis ve hevâsı ise peşin lezzetler ve hazlar sunmuştur ona. Fakat Rabbi ondan kulluk beklerken onun mutluluğunu da ister. Yani kul ve kulluk talebi, sadece teslimiyet ve itaat değil, şefkat, merhamet ve himaye de demektir. Hakk’ın çağrısı insanadır: “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resul’ünün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfâl; 8/24) Kendini hayata çağıran bu çağrıya uymalıdır insan. Çünkü insan, diğer varlıklardan farklı yaratılmıştır. O, kulluk hakikati üzere yaratıldığı için ancak ve ancak Allah (c.c.) ile teselli olabilen bir varlıktır. İnsan hatırlar mı bunu? Ey insan! Ey büyük unutuşların hikâyesi: Uyan! Neyle huzur duyuyorsan onun huzurundasın! Ne ile canlı isen, kulluğun onadır. Talebin ne ise ondan ibaretsin.

Meşhur Cibril (a.s.) hadisi, Allah’a (c.c.) kullukla huzur bulanlara, bir gurbet eli olan bu dünyada aslına yönelik özlemini gidermek için üç teselli mertebesi teklif eder. Üç teselli basamağı, üç cansuyu. Resulullah’ın (s.a.v.) yanına gelen Cebrail (a.s.) O’ndan üç şeyi kendisine anlatmasını istemiştir. Bunlar sırası ile İslam, iman ve ihsan kavramlarıdır. Peygamber (s.a.v.) İslâm’ı, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet  etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, ramazan orucunu tutmak, güç yetirebilen için de Kâbe’yi ziyaret etmek şeklinde tanımlamıştır. İmanı ise Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere iman etmek olarak açıklamıştır. İhsanı ise Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmek şeklinde belirttikten sonra; “Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurmuştur. (Müslim; 1, 5, Buhârî; 37, Tirmizî; 4, Ebû Dâvûd; 16, Nesâi; 6) 
İslam’la yaşamak, İslam’la teselli olmaktır. Azaların teslimiyetidir bu. Tenin ve bütün organların Hakk’a itaatidir. Bu mertebe, bedenin Hakk’a itaatiyle teskin olma yoludur. Müslümandır bu mertebedeki kulun adı. Bunu iman ile yaşamak mertebesi izler. İman bir teselliye dönüşür burada. Bu mertebede aklın ve kalbin hazzı vardır. Rabbe iman eden aklî ve kalbî haz ile mutmain olur. Mümin olur burada ismi.  Dünya denen gamhanede üçüncü teselli mertebesi ihsanla yaşamaktır. Kul burada ruhi haz sahibi olur. Allah’ı (c.c.) görüyormuşçasına ibadet eder ve bilir ki Hakk’ın nazarı hep kulunun üzerinedir. Burada kulun, muhsin olur adı.

İnsan yalnız ve yalnız Allah’ın (c.c. ) kuludur. İnsan hayvanların teselli mekânlarında ve makamlarında alçalamaz. Akıllı ve idrak sahibi bir insanın bundan utanması gerekir. İnsan halifedir, ilim ve idrak tacı onun başına konmuşken, ibadet ve kulluk şerefi onunken nasıl süfli mertebelere kul olur? Kullukta insanın bedeni, aklı, kalbi ve ruhu için teselliler var. Resulullah (s.a.v.), Cibril (a.s.) hadisinde en genel anlamda bu mertebeleri üç başlık altında toplamış belli ki. Oysa o kadar çoktur ki teselli mertebeleri. 
Yoksa bir gün kalınır mıydı bu dünyada? Rabbinden ayrı olarak, O’nu tanımadan? Bir kaçını sayalım o vakit. Sabırla teselli olmak var mesela. Her şeyin bir edebi olduğunu, musibetin edebinin de sabır olduğunu bilmek var. Resulullah (s.a.v.) düşer aklımıza hemencecik. Oğlu İbrahim vefat ettiğinde ağlamıştı da “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir. Fakat biz, Rabbimizin razı olmayacağı bir şey söylemeyiz.” (Buhârî; 43, Müslim; 63) buyurmuştu. Kulun üzüntüdeki sabrının nasıl olması gerektiğini, o yüce ve soylu hislenmeyi bizlere öğretmişti 

Âlemlerin Efendisi (s.a.v.). Tevbe ile teselli olmak var mesela. Allah (c.c.) ile kapıyı hiç kapatmamak, tevbe ile yıkanmak, tertemiz olmak. Kişinin suya düştüğü için değil suda kaldığı için boğulduğunu bilmek, tevbe ile kalbe yeniden takat verip Rabbin huzuruna tertemiz çıkıvermek, Allah’ın (c.c.) azad kabul etmez kölesi olmak var. Verâ ile teselli olmak var mesela. Haramlardan uzaklaşmak ve her an tetikte olmak, töhmet mahallerinden kaçmak, beyaza toz kondurmamak var. Allah (c.c.) için birbirini sevmekle teselli olmak var mesela. O’nun için sevmek, O’nun için buğzetmek. İnfak ve sadaka ile teselli olmak var.  Varlığını Allah’a (c.c.) bağışlamak. İhlas ile teselli olmak var. Fiillerimizi,  mahlûkların mülahaza ve takdirlerinden temizlemek. İnsanlar arasında “hep” bilinip “hiç” olmaktansa, “hiç” bilinip “hep” olmayı tercih etmek ve hep kendi günahını, aczini görmek var. Şükürle teselli olmak var. Şükretmeye, şükretmekten aciz olduğunu idrak etmekle başlamak. Şükredebildiği için şükretmenin, şükürden daha büyük olduğunu bilmek var. Müminlerin kusurlarını örtmek ile teselli olmak var. 

Adam beğenmeme hastalığından kurtulmak ve settariyyet sahibi (örtücü olmak) olmak, başkalarının kusur ve hatalarının kendi üstünlüğümüz olmadığını çok iyi kavramak var. Kulluk merdiveninin her bir basamağı, Rabbe dönüş yolunda, yolcuya güç katan tesellilerle dolu değil mi? Hangi birini sayalım, kulluğun tesellisi o kadar çok ki.

Belli ki hayat; bir varoluş bahanesi arama süreci, akla, kalbe, ruh köküne bir cansuyu bulma telaşı. Herkes bir anlam arıyor varlığına. Mümin için bu anlam kulluktan başka bir şey olamaz ki. Kullukla teselli olmaktır yaşamak. Bütün yaşamak’lar İslam, iman, ihsan mertebelerinde toplanmış. 

Ey kul! Sen de kulluktan aldığın hazzı anlat kardeşlerine. 

Kalbinin lezzetini, gönlünün kanatlarını, aklının doyumunu, ruhunun hazzını anlat. 

Anlat ki öykünelim kulluğun parıltısına, irfanın her bir basamağındaki ışıltıya. 
Mutmain duruşunu anlat. 
Bir teselli ver bizlere.

“Onlar, iman edip kalpleri Allah’ın zikriyle yatışan kimselerdir; evet Allah’ın zikri ile kalpler yatışır!” (Ra’d Sûresi; 13/28)

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!