Kurbanı Olmayan Dava Muvaffak Olamaz

Kurbanı Olmayan Dava Muvaffak Olamaz
Celal ÇELİK
02 Mart 2016

Şehid: şahid olan, tanıklık eden, kesin bir haberi veren, hazır olan gibi manalara gelir. Ben şehadet ederim ki sözüyle başlar her Müslüman şahidliğe. Bu uğurda her ana ve her anına şehadetle bir hayat sürer. Tanıklık eden… Peki, neye tanıklık eden? Bu tanıklık sıradan bir tanıklık değildir. Bu tanıklık, Allah’ın (c.c.) eşinin benzerinin olmadığına; hükmetmede, yasa koymada, otoritede ortağı olmamasına tanıklıktır. Kelime-i şehadeti hatırlayalım. Her kim Kelime-i Şehadet getirirse İslam dinini kabul etmiş demektir. Sadece İslam dinini kabul etmek yeterli değildir. Bunu tanıklığıyla ispatlaması gerekir ki, bu da canını, malını Allah (c.c.) yolunda harcamaya hazır olması demektir.
Şehadet, ilimle ve yaşantı ile Hakk’a şahidlik etmek olduğu için, bunun göstergesi olarak Allah (c.c.) yolunda can vermeye de ‘şehadet-şehidlik’ denilir. Bu yolda canlarını feda edenlere ‘şehid’ denilir. Bu şehidlik, şehadetin bir başka şekilde gerçekleşmiş halidir. Ancak asıl ‘şehadet’ yakîn bilgi (ilim), adalet, takva ve İslamî yaşayışla Hakk’a şâhit olmaktır. Bu manada bütün güzel müminler birer şahiddir. “Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.”1 
Şehid deyince akla daha çok Allah (c.c.) yolunda öldürülen kimseler gelmektedir. Bu bakımdan “şehid”, Allah (c.c.) yolunda onun dini uğrunda çalışırken ya da cihad ederken canını veren, bu uğurda ölen kimse demektir. Tâgûti güçlerin emrinde savaşan kimseler; velev ki Müslüman dahi olsalar asla şehid olarak adlandırılamazlar. Zira şehadet mertebesi; Allah’ın (c.c.) kendi rızası için ve meşru şartlarda savaşanlara ihsan buyurduğu bir nimettir. Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinden (Esma-ül Hüsna) biri de Şehid’dir. Allah’ın (c.c.) ismi olarak Şehid, kendisinden hiçbir şey saklanmayan, her şeye şahid ve hiçbir şeyi unutmayan demektir.
Şehidliğe hazır olma İslam’ı kabul eden herkes için gereklidir. Peki, biz hazır mıyız? Her an, her şeyimizi Allah’a (c.c.) vermeye hazır mıyız? Zamanımızı vermeye, uykumuzu feda etmeye, nefsanî şeyleri terk etmeye, paramızı Allah (c.c.) yolunda harcamaya hazır mıyız? Bunlar şehidliğin ön aşamalarıdır yani şehidle Allah (c.c.) arasında bir perdedir. Şehid, yüreğindeki Allah (c.c.) sevgisiyle, kararlılığıyla, direnişiyle ve azmî ile bu perdeleri yırtmıştır. Bir canı kalmıştır elinde, onu da Allah’a (c.c.) vererek hayatını noktalamıştır. Artık mutludur… Allah’ın (c.c.) huzurunda her zaman diri olmaları, ölümleri anında meleklerin onlara şahit olmaları veya doğrudan Cennet’e girerek Allah’ın (c.c.) onlar için hazırladığı çeşitli nimetlere şahit olmalarıdır.
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehid olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.”2 
Sonra onlar diri olmalarının yanında, Rabbi katında itibarlı birer konuk olarak ağırlanırlar, orada en üstün ve en bol mükâfatlar ile ödüllendirilirler. Nitekim Sahih-i Müslîm’de yer alan bir Hadis-i Şerif’e göre; Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Şehidlerin ruhları, yeşil bir kuş halinde, Cennet’te diledikleri gibi gezerler. Sonra, Arşın altına asılmış olan kendilerine yaklaşırlar. Rabbleri onlara muttali oldu ve buyurdu: ‘Ne istiyorsunuz?’ Onlar derler ki: ‘Ey Rabbimiz, ne arayalım? Sen bize hiçbir kuluna nasip olmayan şeyler bahşettin.’ Sonra Yüce Allah onlara yine aynı soruyu tekrarlar. İstekleri yerine getirilmeden bırakılmayacaklarını görünce derler ki: ‘Ey Rabbimiz, bizi tekrar dünyaya döndürüp, ölünceye kadar senin yolunda cihad ettirmeni istiyoruz.’ Rabbleri de: ‘Ben onların bir daha dünyaya döndürülmeyeceklerini yazdım’ buyurur.”
Öte yandan sahabilerden Hz. Enes’in (r.a) bildirdiğine göre; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Hiç kimse Cennet’e girdikten sonra, yeryüzünde bulunan her şey kendisine verilse bile, tekrar dünyaya dönmek istemez. Yalnız şehid hariç. O şehidliğin ne kadar üstün dereceli olduğunu gördüğü için dünyaya dönerek arka arkaya on kez vurulup şehid olmak ister.”3 
Şehidlik, dava edinilmiş şeyin uğrunda kurban olmanın adıdır. İnfakta zirvedir. Bilindiği gibi infak; Allah (c.c.) yolunda harcama yapmak manasına gelen bir Kur’an kavramıdır. Allah (c.c.) yolunda sarf edilen maddî, manevî her şey, infak kavramı içerisine girer. İnsan, sevdiği şeyleri infak ettikçe davasına olan samimiyetini ispatlamış olur. “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe birre/iyiliğe ulaşamazsınız.”4 İnsanın dünyada sevdiği şeylerin başında herhalde kendi canı gelir. Ama bir insan en sevdiği şeyi olan canını davası uğruna veriyorsa demek ki o insan davasını canından da üstün tutuyor demektir. Rabbimiz kitabında böyle kimseler için “nefislerini Cennet karşılığında Allah’a satmış kimseler”5 buyuruyor. Kurban kelimesinin sözlük anlamı içerisinde “yakınlık, yakın olma” manası vardır. Kurban aynı zamanda kişinin arzu ve isteklerini Allah’a (c.c.) sunma biçimidir.6 Şehid, kurban keserek değil; kurban olarak isteklerini Allah’a (c.c.) sunan kişidir. 
Tarih boyunca şehidi olan davalar yükselmiş, şehidden mahrum olan davalar ise muvaffak olamamıştır. İki güzelden birine (ihde’l-husneyeyn) talip insanlar çoğaldıkça; canını, malını Allah (c.c.) yolunda feda etmeyi ve Allah (c.c.) ile yapılan antlaşmayla canını Cennet karşılığında satmayı7 gaye edinmiş Allah (c.c.) erleri çoğaldıkça davanın hâkimiyeti yakın demektir. Kansız, çile ve gözyaşı olmaksızın, zahmetsiz, sıkıntısız, ihtiyar kadınlar gibi evlerinin köşesinde oturarak zafer beklemek; ancak cihad kaçkınlarının işidir. Şehadete, zorluklara, sıkıntılara talip olmak, Allah’ın (c.c.) dinini hâkim kılmak için çalışmak; gerçek imanın alametidir. Ve bu iman sahipleri için neticede iki hayır vardır; ya şehadet ya da zafer; bir de en önemlisi Allah’ın (c.c.) rızası ve muhabbeti... 
İslam tarihine baktığımız zaman şehid olanların hayatları bizleri çok etkilemektedir. Bu yüzden onlara gıpta ederiz. Onların yerinde olmak isteriz ama nedense onlar gibi yaşamak, onlar gibi fedakârlık yapmak hep zor gelir, gıpta etmekten öteye geçmez. Şüphesiz şehidlik, üstün bir makamdır. Allah (c.c.) bu makamı kendi uğrunda veya dininin uğrunda, yalnızca onun rızası için çalışırken, gayret gösterirken, mücadele ederken ölen kimselere vermektedir. Bizim bazı ölüler hakkında şu veya bu sıfatı kullanmamız fazla bir şey değiştirmez. Allah (c.c.) kendi yolunda çalışanları ve bu uğurda canlarını seve seve verenleri elbette bilmektedir. 
Çağımızda şehidlik kavramı da diğer bir takım değerler gibi yıpratıldı ve ucuzlatıldı. Şehid ve şehadetin ne olduğu bu kadar açıkken, İslam’ın belirlediği bu esaslar dışında, hayatını kaybetmiş kimseler için de şehid sıfatı kullanılmaktadır. Açıktır ki bu övgü sıfatı İslam’a ait bir değerdir. Hayatlarına İslamî ilkeleri temel almayanların, İslamî değerlere karşı olanların, kendi kutsalları uğruna ölenler hakkında bu kelimeyi kullanmamaları gerekir.
Güzel ölmenin yolu, güzel yaşamaktan geçer. Güzel inanan güzel yaşar, güzel yaşayan güzel ölür, güzel ölen güzel haşr edilir, güzel haşr edilen de hayatına en güzel yerde devam eder. Evet, şehadeti özlüyor ve gözlüyorsak, kendimizi kontrol etmeliyiz. Nasıl yaşıyoruz? Eğer şehid gibi yaşıyorsak, biz zaten şehidliği fiilî olarak istiyoruz demektir. Şehidlik, istenmekten çok yaşanılır. Daha doğrusu, canlı şehid olarak yaşamakla şehidlik istenir. “Ey iman edenler! Allah’tan, hakkıyla, O’na yaraşır biçimde korkun ve ancak Müslümanlar olarak ölmeye bakın.”8
“Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevabına nail olur.”9 
Asr-ı Saadetten Örneklikler: 
Bu arzu ile ilgili çok müthiş tablolar var. Aslında bunlar bir kitap konusu… Bunlardan sadece birkaçını aktaralım.
Asr-ı saadette, cihadın çağrısını duyduğunda henüz evliliğinin ilk sabahında yıkanmaya fırsat bulamadan şehadete koşan Hz. Hanzala (r.a.) vardır. Meleklerin yıkadığı…
Yaşının küçüklüğü ve bedenin zayıflığından ötürü Rasûlullah (s.a.v) tarafından savaşın dışında bırakılmaktan korkan ve safların arkasında gizlenen Sa’d bin Ebu Vakkas’ın (r.a.) kardeşi Umeyr bin Ebu Vakkas (r.a.) vardır. Bu savaşta şehid olduğunda henüz 16 yaşında idi Umeyr (r.a.). Belindeki kuşağı bağlayamıyor ağabeyinden yardım alıyordu. Kılıcı kendi boyundan uzundu fakat şehadet aşkı büyüktü. Ağabeyi neden safların arkasında saklandığını sorduğunda şöyle cevap vermişti: “Allah Rasûlu’nun (s.a.v.) beni gördüğünde, küçük bulup geri çevirmesinden korkuyorum. Savaşa gelmek istiyorum. Belki Allah bana şehadeti nasip eder.”10
Bedeni parçalanarak şehid olma arzusu ile Rabbine yakaran Abdullah bin Cahş (r.a.) vardır. Uhud Savaşı’nın bir gün öncesi akşamı Abdullah bin Cahş (r.a.), Sa’d bin Ebu Vakkas’ın (r.a.) yanına giderek, birbirimize yarın yapılacak savaş için dua edelim diye teklifte bulundu. Sa’d bin Ebu Vakkas (r.a.) bu güzel teklifi kabul etti. Duaya ilk Sa’d bin Ebu Vakkas (r.a.) başladı. Duasında savaş esnasında karşısına güçlü, zalim bir kişinin çıkarmasını ve onu yenerek ganimet sahibi olmayı istedi. Abdullah bin Cahş (r.a.) da bu duaya âmin dedi. Sıra Abdullah bin Cahş’da (r.a.) idi. O ise şöyle dua ediyordu: “Ey Allah’ım! Savaş başlayınca, beni son derece acımasız, kızgın ve savaşçı bir adamla karşılaştır. Senin için onunla savaşayım. O da benimle savaşarak beni şehid etsin. Elbisemi soyup, burnumu kulağımı kessin. Sana kavuştuğum zaman kesilen uzuvlarımı göstererek: ‘Ey Rabbim! Bunlar Senin ve Resûlu’nun uğrunda kesildi.’ diyeyim. Sen de: ‘Doğru söylüyorsun.’ diyerek beni tasdik et!” Bu samimi duaya Sa’d bin Ebu Vakkas (r.a.) şaşırmış bir halde âmin diyordu. Savaşın sonunu Sa’d bin Ebu Vakkas (r.a.) şöyle anlatıyor: Vallahi, Abdullah b. Cahş’ın duası benim duamdan daha hayırlı idi. Günün sonuna doğru, onun kulak ve burnunu bir ipe dizili olarak gördüm. Ben de falan müşrikle karşılaştım, onu vurup öldürdüm. Elbiselerini aldım.”11
Uhud Savaşı için cihada çağrı yapıldığında ashab-ı kiramın hepsi, yaşlısı, genci savaşa katılmak için birbirleri ile yarış yapıyorlardı. Üç oğlu gibi Amr İbn-i Cemuh (r.a.) da cihad için hazırlanmaya başladı. Hâlbuki Amr (r.a.), o anda çok yaşlı ve bir ayağı tamamen sakat idi. Bu yüzden çocukları onun mazur olduğunu anlatıp cihada katılmamasını istediler.
Amr (r.a.), evlatlarına: “Evlatlarım! Beni de bu gazaya götürünüz!” diyor, oğulları da: “Babacığım! Ayağının özürlü olması sebebiyle, Allah seni mazeretli saydı. Rasûlullah, senin sefere gitmene müsaade etmedi. Cihada çıkmakla mükellef değilsin. Senin yerine biz gidiyoruz!” diyerek babalarını ikna etmeye çalışıyorlardı. Fakat Amr (r.a.): “Yazıklar olsun sizin gibi evlatlara! Bedir Gazası’nda da böyle diyerek, Cennet’i kazanmaktan beni alıkoymuştunuz. Bu seferden de mi mahrum edeceksiniz? “ dedi.
Amr’ın (r.a.) silah kuşanıp İslam ordusuna katılmak istemesi kimsenin aklından geçmiyordu. Akrabaları da, onu bu kararından vazgeçirmek istemişlerdi: “Şer’an mazursun, aslan gibi oğullarını Peygamberle göndermişsin. Bir de senin gidip askerlere katılman gerekmez” dediler. O: “Çocuklarımın sonsuz mutluluk ve ebedî Cennet’i istedikleri gibi ben de aynısını istiyorum. Onlar gidip şahadet faziletine sahip olsunlar da ben evde sizinle beraber oturayım mı acaba? Böyle bir şey asla mümkün değil” diye diretti.
Amr (r.a.), bunların elinden kurtulmak ve kendisini engellemek isteyenleri şikâyet etmek maksadıyla Hz. Peygamberin (s.a.v.) huzuruna çıktı: “Ey Allah’ın Resûlu, şu benim oğullarım ve akrabalarım topal olduğumu bahane ederek beni bu hayırlı işten alıkoymak istiyorlar. Evde hapis olmamı istiyorlar, Allah yolunda cihada iştirakimi istemiyorlar. Allah’a yemin ederim ki bu topal ayaklarımla Cennet’e gitmek istiyorum.”
Allah’ın Resûlu (s.a.v.): “Ey Amr, şer’i mazeretin var. Allah seni mazur kılmış, cihad sana vacip değil” dedi ise de.
Amr (r.a.): “Ya Rasûlullah! Bana vacip olmadığını biliyorum ama yine de gitmek istiyorum. Vallahi ben topallığımla Cennet’e girmek istiyorum” dedi.
Rasûlullah oğullarına: “Ona engel olmayın. Herhalde Allah, ona şehidlik verecek.” buyurdu.  Ordunun hareket vakti gelince Amr (r.a.), hiç dönmeyecekmiş gibi hanımına veda etti. Sonra kıbleye yönelip şöyle dua etti: “Allah’ım! Bana şehidlik ver. Beni şehidliği kaybetmiş olarak aileme döndürme”. Bu sözleri karısı Hind (r.anhâ) de duymuştu.
O zamana kadar ayağı sakat olduğu için, hiçbir savaşa katılamayan Amr (r.a.), bu sefere âdeta koşarak katıldı. Uhud’un seyredilecek sahnelerinden biri, Amr bin Cemuh’un (r.a.) meydandaki hareketiydi. Sakat ayağı ile kendini ordunun içerisine atıyor, feryat ediyordu: “Cennet’i arzuluyorum!” Oğullarından birisi babasının arkasından hareket ediyordu. Uhud’da, savaşın kızışıp müşriklerin Rasûlullah’ı (s.a.v.) kuşattığı sırada o, tek ayağı üzerinde sıçrayarak cihada devam ediyordu. Oğlu Hallad’la (r.a.) beraber Rasûlullah’ı (s.a.v.) koruyan müminlerin ön safında yer almışlardı. Baba ile oğul o kadar savaştılar ki sonunda ikisi de şehid oldu.12
Uhud Savaşı sona erdikten sonra Medine kadınlarından birçoğu, mücahitlerin durumunu yakından öğrenebilmek için, şehir dışına çıkmıştı. Medine’ye ulaşan haberler de pek iç açıcı değildi. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hanımı Hz. Ayşe (r.anhâ) de şehirden biraz uzaklaşıp, Uhud’a katılanların akıbetleri hakkında bilgi sahibi olmak istiyordu. Yolda Amr İbni Cemuh’un (r.a.) eşi Hind’i (r.anhâ) gördü. Hind (r.anhâ), üç şehidi deveye bindirmiş, kendisi de devenin yularından tutmuş şehre doğru gidiyordu. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Hz. Ayşe (r.anhâ): “Ne haber ?”
“Elhamdülillah, Hz. Peygamber (s.a.v.) sağdır. O, sağ olunca derdimiz olmaz.”
Hz. Ayşe (r.anhâ): “Bu cenazeler kimindir?”
Hind (r.anhâ): “Bunlar kardeşimin, oğlumun, kocamın cenazeleridir.”
Hz. Ayşe (r.anhâ): “Nereye götürüyorsun?”
Hind (r.anhâ): “Medine’ye defnetmek için götürüyorum.”
Hind (r.anhâ), bunları söyleyip devenin yularını Medine’ye doğru çekti. Fakat deve istemeyerek, zorla Hind’in (r.anhâ) peşi sıra gidiyordu. Nihayet deve yere yattı.
Hz. Ayşe (r.anhâ): “Hayvanın yükü ağırdır, çekemiyor!”
Hind (r.anhâ): “Hayır, bizim devemiz çok kuvvetlidir; normal olarak iki devenin yükünü çekebilir. Bunun başka bir sebebi olmalı.”
Hind (r.anhâ), deveyi yeniden harekete geçirdi. Deve, ikinci defa dizlerini kırıp yere yattı. Hind (r.anhâ), devenin yönünü Uhud’a doğru çevirdiğinde hızlı bir şekilde hareket ettiğinin farkına vardı. Deve, çok dikkat çekici bir şekilde Medine’ye doğru gitmekten ziyade Uhud tarafına gitmek istiyordu. Hz. Hind (r.anhâ), bunda bir acayiplik hissetti ve bir sırrın olabileceğini düşündü. Bunun üzerine Medine’ye gitmekten vazgeçip, devenin yularını çekerek, doğruca cenazelerin olduğu Uhud tarafına giderek, durumu Hz. Peygamber’e (s.a.v.) arz etti. Hind (r.anhâ): “Ya Rasûlullah! Acayip bir olay var. Ben bu cenazeleri Medine’ye götürüp defnedeyim diye hayvanın üzerine bıraktım. Bu hayvanı Medine’ye doğru sürdüğümde bana itaat edip gitmiyor. Fakat Uhud tarafına gelince normal yürüyor. Acaba neden?”
Hz. Peygamber (s.a.v.): “Acaba kocan Uhud’a doğru yola çıkınca bir şey söyledi mi?”
Hind (r.anhâ): Ya Rasûlullah! Yola çıktıktan sonra şu cümleyi duydum; “İlahi beni evime döndürme!”
Hz. Peygamber (s.a.v.): “Öyleyse sebep budur. Bu şehid kişinin duası kabul olmuştur. Allah, bu cenazenin geri dönmesini istemiyor. Siz Ensar’ın arasında öyle kişiler var ki, eğer Allah’a dua edip yemin verirlerse duaları kabul olur. Senin kocan da onlardan birisidir.”
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) izniyle o üç cenaze de Uhud’a defnedildi. O zaman Rasûlullah (s.a.v.), Hind’e (r.anhâ) dönerek şu müjdeyi verdi: “Bu üç kişi, ahirette benim yanımda olacaklar.”
Haram bin Milhan (r.a.) ismindeki sahabi bir savaşta düşman askeriyle karşı karşıya geliyor. Düşman askerinin attığı bir ok tam gırtlağına isabet ediyor. Yani ölümcül bir darbeyle tam şah damarından vuruluyor. Son sözü şu oluyor: “Kâbe’nin Rabbine andolsun ki kurtuldum, kazandım…” ve şehid oluyor. Darbeyi vuran müşrik bu sözü duyuyor. Şaşkınlık içerisin: “Vuran ben, öldüren ben, ölen o…” Bu, nasıl kurtuldu, bunun kazancı neydi diye merak ediyor? Şehidin mantığını, aşkını çözmeye çalışıyor. İşin ucunda Cennet’in olduğunu, ebedî kurtuluşun olduğunu fark edince: “Kâbe’nin Rabbine andolsun ki kazandım” diyenin mesaja bakıyorsun ki katilin yüreğinde de yankı buluyor ve o da Müslüman oluyor. Yani bizim başarıya, kazanmaya, kâra, gelire yüklediğimiz anlamın dersini şehid bize veriyor. Kazanmak nedir, kaybetmek nedir, yenmek nedir, yenilmek nedir, galibiyet nedir, mağlubiyet, hezimet nedir bu cümleden anlıyoruz.
Yine buna benzer bir olay daha var. Uhud Savaşı’nda, Enes bin Nadr’ın (r.a.) savaşın en kritik anında hemen yakında olan Sa’d bin Muaz’a (r.a.) hitaben: “Ey Sa’d bin Muaz! Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki Uhud’un eteklerinde Cennet’in kokusunu almaktayım.” Yani şehidlik öyle bir zirve ki daha dünyadayken Allah (c.c.) Cennet’in kokusunu nasip ediyor, Cennet’i onlara yaklaştırıyor. Onları Cennet’e değil, Cennet’i onların ayağına getiriyor. Bunlar aynen vaki olan şeylerdir. Tıpkı Hz. Yakub’un (a.s.) kilometrelerce ötede Hz. Yusuf’un (a.s.) kokusunu aldığı gibi, bakıyoruz ki sahabe de Cennet’in kokusunu alıyor. Böyle bir odaklanma, hedefe kilitlenme, dünyayı aşma, aşkın bir bilinçle süfli emellerden, arzulardan, hesaplardan sıyrılmayı bize öğretiyor.
Bedir Savaşı’nda Umeyr bin el-Hemam’ın (r.a.) hayata bakışını hatırlayalım; Allah Rasûlu: “Genişliği yerle gök arası olan Cennet için ayağa kalkın, harekete geçin!” dediği zaman, Umeyr bin el-Hemam (r.a.) o sırada avucundaki hurmaları yemekle meşgul. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bu çağrısını alınca, avucundaki hurmaları yere atıyor ve: “Vallahi bunları bitirinceye kadar beklersem Cennet’e gecikmiş olurum, bu benim için uzun hayat sayılır” diyor ve koşuyor. Bedir’in derinliklerinde süzülüp, Cennet’e doğru kanatlanmayı tercih ediyor.
Bunlar Asr-ı Saadet’te bu davaya gönül vermiş fedakâr önderlerimizden bazı örneklerdi. Şehadete kavuşmak isteyen ve bu uğurda çocukları ile münakaşa eden yaşlı sahabeler, maddî gücü olmadığından savaşa katılamayacağı için gözyaşı dökenler, elindeki bir avuç hurmayı bile Allah (c.c.) yolunda şehadete engel olarak görerek atan güzel insanlar. Allah (c.c.) onlardan razı olsun ve şefaat sahibi kıldıklarının şefaatinden bizi de hissedar etsin. Âmin…
“Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte ve’tteba’nâ-r-rasûle fektubnâ maa’ş-şâhidîn” 
“Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve Peygamber’e uyduk. Öyleyse bizi şahidlerden/şehidlerden yaz!”13 


Dipnotlar
1 Nisâ Sûresi; 4/69.
2 Âl-î İmrân Sûresi; 2/169-170.
3 Buhârî, Cihad, 21, III, 208.
4 Âl-î İmrân Sûresi; 3/92.
5 Tevbe Sûresi; 9/111.
6 Mâide Sûresi; 5/27.
7 Tevbe Sûresi; 9/111.
8 Âl-î İmrân Sûresi; 3/102.
9 Müslîm, İmâre, 156.
10 Vâkidî, Megâzî, 1/21.
11 M. Yusuf Kandehlevi, Muhtasar Hayatü’s Sahabe, Ravza Yayınları, İstanbul, 2000, s. 197-198.
12 Bkz. Halid Muhammed Halid, 60 Seçkin Sahabe, Beka Yayınları, İstanbul, 2015, s.388-393.
13 Âl-î İmrân Sûresi; 3/53.

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!