Âsım İbn Sâbit

Âsım İbn Sâbit
Dr. Şerafettin KALAY
01 Eylül 2016

Ensar’dan Evs kabilesi mensubu Âsım İbn Sâbit (r.a.), hicretten önce Müslüman olan ilk Medinelilerdendir. Künyesi Ebû Süleyman. Hicret’ten sonra Allah Rasûlu (s.a.v.), onunla Abdullah İbn Cahş (r.a.) arasında kardeşlik bağı kurdu. Kardeşini sevmiş, bağrına basmıştı. 

Okçulukta çok başarılı olduğu için “Rasûlullah’ın Okçusu” diye anılırdı. 

Bedir Gazvesi öncesinde Rasûlullah (s.a.v), ashabıyla savaş konusunda sohbet ediyordu. Âsım (r.a.) hemen ok ve yayını alarak: “Ya Rasûlullah! Düşman iki yüz zira’ mesafede ise üzerine ok yağdırırız. İyice yaklaşırsa mızrak ile çarpışırız. Mızraklar kırılırsa kılıç ile göğüs göğse savaşırız.” diyerek bir gösteri yaptı. 

Onun azmî ve sözlerinden memnun olan Rasûlullah (s.a.v): “İşte harp böyle olur. Kim düşmanla karşılaşırsa Âsım gibi savaşsın. Harbin gereği budur. Çarpışan ve vuruşan Âsım gibi çarpışsın.” buyurmuştur.

Bedir Savaşı’nda, müşriklerin elebaşlarından olan Ukbe İbn Ebî Muayt’ı yere seren odur. Ukbe ve Nadr İbn Hâris, Kureyş müşriklerinin en acımasız zalimlerinden, dilleri ve elleri en uzunlarındandı. Kin ve nefretle yoğruluydular. Nadr’ı, Hz. Ali (r.a.), Ukbe’yi de Âsım (r.a.) öldürmüş, bu iki zalimin ümitle bağlandığı dünya hayatı bitmişti. Önlerindeki hesap ise zordu. 

Ukbe, bir seferinde Rasûlullah (s.a.v.) Makam-ı İbrahim’in arkasında namaz kılarken gelmiş, o secdede iken boynuna basarak secdeden/kalkmasını engellemiş, bunu çevreye göstererek caka satmıştı. Bu çeşit iğrençlikleri sık sık görülen biriydi. Nasibini Âsım’ın (r.a.) kılıcından almış, zulmü ve dil uzatışı son bulmuştu. 

Uhud Gazvesi’nde ise “Allah Rasûlu’nun Okçusu” olma unvanını en iyi şekilde koruyor, attığı oklar hedefini şaşırmıyordu. 

Okçuların savaş heyecanı içinde Rasûlullah’ın (s.a.v.) tembihlerini unutarak, kesin zafer kazanıldı, duygusuyla “Ayneyn” tepesini bırakmasıyla arkadan darbe alan İslam mücahidleri merkezi komutayı kaybetmiş, meydan savaşı ferdî gayretlere dönüşmüştü. Bu dağınıklıktan müşrikler çok istifade etmişler, nice fedakâr yiğidi şehid etmişlerdi. Erkekleri tahrik için gelen müşrik kadınlar, savaşın ilk anlarında mücahidlerin saldırıları, müşrik safları yırtıp dağıtarak içerilere sarkmalarıyla paniğe kapılmış, çığlık çığlığa yamaçlara doğru kaçarken şimdi zafer çığlıkları atıyorlardı. 

Bu kadınların başında Ebu Süfyan’ın hanımı Hind, Amr İbn Âs’ın hanımı Rayta, Talha İbn Ebî Talha’nın hanımı Sülâfe Binti Sa’d vardı. Sülâfe, Uhud’a kocası Talha ve oğulları Müsâfi’, Cülâs, Kilâb ile gelmişti.1 Herkes zafer çığlığı atarken o çığlık atamıyor, bir türlü göremediği kocası ve oğullarını arıyordu. Önce kocasını sonra oğullarından Müsâfi’ ve Kilâb’ı ölü bulmuştu. Üçüncü oğlu Cülâs ise ağır yaralı olarak yanına gelmiş, başını kucağına koyarak son nefesini onun kucağında vermişti. Oğlunu yaralı olarak kucağına alan Sülâfe’nin içi kan ağlıyordu. Ne yapacağını bilemiyordu. Güçlü, dirayetli bir kadındı. Hiç bu kadar çaresiz kalmamıştı. Çaresizlik içinde son dakikalarını yaşayan oğluna sordu: “Kim yaptı?” Cülâs, bedenine saplanan oku atan kişinin: “Alın! İbn Ebi’l Eflah’tan!” dediğini nakletti, sonra can verdi. 

Sülâfe, çılgına dönmüştü. Lât ve Uzza’ya yemin ediyor, içinde şarap içmek için Âsım’ın (r.a.) başını istiyordu. Onu getirene ne isterse vereceğini vaadediyordu. 

Âsım’ı (r.a.) yakalamak, artık müşrik gençlerin hayallerini süsler olmuştu.

 Çok geçmedi Âsım’ın (r.a.) emirliğinde altı kişilik bir ekip, görevli olarak Medine’den ayrıldı. 

Mekke yakınlarında Usfan civarında ilerlemeye başladılar. Huzeyl kabilesine bağlı, Benî Lihyan kolu onların sahrada yol aldığını duyunca yüz kadar okçuyla peşlerine düştü. İzleri takip ederek Recî’ denilen mevkide bir suyun başında onlara yetiştiler. Müşriklerin geldiğini gören Âsım (r.a.) ve arkadaşları, derhal yüksekçe bir kumluğa çıkarak kendilerini savunma hazırlığına başladılar. Sırt sırta vererek kılıçlarını çektiler. Müşrikler kuşatmayı tamamlayınca, umutsuz bir döğüşe hazırlanan sahabîlere; eğer savaşmayıp teslim olurlarsa, hiçbirini öldürmeyeceklerine dair söz verdiler. Israrla ahitlerine sadık kalacaklarını söylediler. 

Birbirine kenetlenen bu altı yiğit tereddüde düşmüştü. Zeyd İbn Desine (r.a.), Hubeyb İbn Adiyy (r.a.) ve Abdullah İbn Târık (r.a.) bu çaresiz durumda verilen söze ve ahde güvenmeyi tercih etti. Âsım (r.a.), ise kesin kararlıydı: 

“Ben, müşriklerin ahdine güvenmem ve teslim olmam” dedi. Arkadaşlarından Mersed İbn Ebî Mersed (r.a.) ve Hâlid İbn Bükeyr (r.a.) de onun yolunu takip etti. 

Âsım (r.a.), karşısında gördüğü müşriklere gerçekten güvenmiyor, arkadaşlarını da sağ bırakmayacaklarına inanıyordu. Şehidlik günü gelmişti.

“Allah’ım durumumuzu Rasûlu’ne haber ver!” diyor ardından şöyle dua ediyordu:

“Allah’ım! Ben senin dinini koruyorum, onun için mücadele ediyorum. Sen de benim etimi, kemiğimi (bedenimi) koru! Allah düşmanlarından hiç birisinin ele geçirmesine fırsat verme, zafer vesilesi yapma!” 

Bu duadan sonra kendisini takip eden iki sahabeyle ileri atılıyordu. 

Yanına yaklaşılamayan bu yiğit, uzaktan atılan okla vurularak şehid edildi. Diğer iki arkadaşı da teker teker şehadet şerbetini içti.  

Teslim olanlar ise; ihanet ve işkenceyle şehadeti tattılar. Onların kıssası çok daha değişikti. 

Huzeylliler, başlangıçta şehid ettikleri bu kişinin Âsım (r.a.) olduğunu bilmiyorlardı. Esirlerini almış Mekke’ye getirme hazırlığı yapıyorlardı. 

Çok geçmeden Kureyş, Âsım’ın (r.a.) ölüm haberini aldı. Bir elçiyle birlikte hediyeler gönderiyor; Âsım’ı (r.a.) öldürenlerden onun başını istiyorlar ve hediyelerin devamını vaadediyorlardı. 
Öldürdükleri kişinin Âsım İbn Sâbit (r.a.) olduğunu öğrenen Huzeylliler heyecanlandılar, vaadedilen mükâfatları elde edebilmek için harekete geçtiler. Ancak, Âsım’ın (r.a.) yanına geldiklerinde hiç ummadıkları bir manzara ile karşılaştılar. Her tarafı arılar kaplamıştı. Arıları dağıtarak Âsım’a (r.a.) ulaşmaya çalıştılar. Arılar ise, organize bir birlik gibiydi. Bulut gibi saldırıya geçiyor, sonra Âsım’ın (r.a.) yanına çekiliyorlardı. Geçit vermez bir kalkan oluşturmuşlardı. Müşrikler, ilk hamlede korku içinde geri kaçmak zorunda kaldılar. Değişik şekillerde tekrar tekrar teşebbüs ettiler. Ama arılar, her seferinde onları geriye püskürtmeyi biliyordu. Çaresizlik içinde geceyi beklemeye karar verdiler. Nasıl olsa gece olunca arılar dağılacak, onlar da kolayca muratlarına ereceklerdi. Biraz uzağa oturarak konuşmaya daldılar ve akşamı beklemeye başladılar. 

Gündüzün ışıkları kaybolup, gecenin karanlığı ortalığı kaplarken bir başka karanlık daha gökyüzünü kaplamaya başladı. Bulutlar sanki akın akın geliyor, gökyüzünü kuşatıyordu. Görünen ufuklar bulutla dolmuştu. Biriken bulutlar, gittikçe koyulaştı. Zaten azalan ışıklar, onların koyuluğuyla kaybolmuştu. Çok geçmedi, kat kat olan bulutların arasından şimşekler çakmaya başladı. Üst üste çakan şimşekleri, yürekleri ağıza getiren gürültüler ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmur takip etti. Yağan yağmur gittikçe arttı. Sanki gök yarılmış, içindekini boşaltıyordu. 

Bu topraklarda yaşayanların ömür boyu görmedikleri bir yağmur... Vadiler, dağ araları sel, ırmak olmuş akıyor. Bütün gece, ardı arkası kesilmiyor. Sabaha doğru ortalık yatışıyor. Tan yeri artık sakin bir ufuktan ışıklarını gönderiyordu. Ortalık iyice ağarınca, müşrikler Âsım’ı (r.a.) almak için onun yattığı yere geldiler. Ama Âsım (r.a.) bıraktıkları yerde yoktu. Sular, onu kucaklamış götürmüştü. Aramaya başladılar... Saatlerce aradılar, boşunaydı. Yok olmuş, gözlerden uzaklaşmıştı. Ümitleri kesilinceye, bıkıncaya kadar aradılar. Sonra çaresiz geri döndüler.

Yaşanan bu hadise dilden dile aktarılmaya başlamıştı. Artık, Âsım İbn Sâbit (r.a.), “Hamiyyü’d-debr”2 (arıların koruduğu kişi) olarak anılmaya başladı. 

Arıların Âsım’ı (r.a.) koruduğu haberini alan Hz. Ömer (r.a.): “Allah, mümin kulunu korur. Âsım, yaşadığı müddetçe hiçbir müşrike el dokundurmayacağına, hiçbir müşriki de kendisine dokundurtmayacağına ahdetmiş, Rabbine böyle niyaz etmişti. Hayatında bu ahdini yerine getirdiği gibi, öldükten sonra da Rabbi onu korumuştur.” der.3

Rabbi, gerçekten dinini koruyan Âsım’ı (r.a.) koruyor, mübarek bedenini müşriklerin eline vermiyordu. O, “arıların koruduğu kişi” olarak hatıralarda kalıyordu.4

Dipnotlar
1. Ayrıca, Uhud’a Sülâfe’nin kocasının kardeşi, çocuklarının amcası olan Osman İbn Ebî Talha da, müşriklerin sancaktarı olarak gelmiş; Şehidler Efendisi Hamza tarafından saf dışı bırakılmış, öldürülmüştü. Uhud, onlar için tam bir felâket olmuş, Kureyş gülerken onlar ağlamıştı. Konuyla ilgili bkz. Sîretü İbn Hişâm, 2/74; El-Bidâye ve‘n-Nihâye, 4/18.
2. “Debr” kelimesi genel anlamda türü ne olursa olsun arı anlamınadır. Ancak daha çok bazı bölgelerimizde “sarıncalı” denilen eşek arıları için kullanılır. Arapçada eşek arısının esas adı “zenbûr”dur. Daha çok çoğul şeklinde “zenâbîr” diye söylenir. Bal arısına ise “nahl” denilir. Yapılan tariflerde sözü edilen arıların, eşek arıları olma ihtimalinin daha çok olduğu anlaşılıyor.   
3. Sîretü İbn Hişâm, 2/171; Delâilü’n-Nübüvve, 3/328.  
4. Âsım İbn Sâbit (r.a.) hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Sîretü İbn Hişâm, 2/74, s. 169-171; Buhârî, Meğâzî, 14/166; El-İstîâb, 3/132; El-İsâbe, 4/340; Delâilü’n-Nübüvve, 3/323-328; El-Bidâye ve‘n-Nihâye, 4/22, s. 64-65; Suverun min Hayâti’s-Sahâbe, 6/21-33.   

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!