Sekürlerleşme Tarihimiz

Sekürlerleşme Tarihimiz
Erdal BAYRAKTAR
07 Haziran 2017

Asr Suresi’ nde üzerine yemin edilen/dikkat çekilen zaman/çağ/dönem vurgusu kıyamete kadar geçerli bir uyarıdır. Her kişi, nesil, ümmet kendi çağına karşı duyarlı olmak zorundadır. Her insan kendi zamanından, çağından hesaba çekilecektir. Hesabın doğru verilebilmesi kendi çağına karşı sorumlu olmayı gerektirir. Bizler 21. yüzyılın insanları, nesilleri, ümmetleri olarak hangi çağda yaşadığımızın farkına varmak, onu doğru anlamak, onunla yüzleşmek zorundayız. Bütün zamanlarda, çağlarda insanlığa örnek olan Resuller, Tevhid, İslam, Adalet temelinde kendi çağlarıyla yüzleşen ve çağın gidişatına müdahale eden insanlardı.

 El’ân itibariyle yaşadığımız 21. Yüzyıl, kendi bağlamında özgünlükler taşısada birden oluşan bir zaman dilimi değildir ve daha bizler bu çağın ilk çeyrek diliminde bulunuyoruz. Öyle olunca bu çağa nereden geldik sorusu üzerinde biraz düşünmek gerekiyor. 21. Yüzyılı etkilemeye ve yönlendirmeye devam eden zihniyet/felsefe; kökleri Batı’da 15-16. yüzyıllarda başlayan Rönesans/Reform hareketlerine, 18. yüzyılda sosyal, siyasal boyutlar kazanarak Aydınlanma Devrimi’ne, 18. yüzyılda Sanayi Devrimi ile ekonomik bir düzenin kurulmasına sebep olan zihniyettir. Bu zihniyetin ve felsefenin genel adı: Sekülerizm’ dir.  Batı menşeli bu zihniyet ve kavramın hâkimiyetinden dolayı Batı medeniyeti 21. yüzyılda da etkisini sürdürmeye devam etmektedir. Kimin ürettiği kavram ve kurumlar insanlığı etkiliyorsa, hâkim olan odur.

Muharref Dinden Seküler İdeolojiye
Sekülerizm; insanı, varlığı, bilgiyi,  sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik ilişkileri tanımlayan ve yön veren bir zihniyettir. Bu zihniyet, Batı Skolastik düşüncesinin sonuçları üzerinden neşet etmiştir. Skolastik düşünce, Kilise’nin temsil ettiği insanı, varlığı, hayatı anlama/ kavrama biçimidir. Sekülerizm, işte bu anlama, kavrama biçimine karşı geliştirilen bir akımdır. Kilise’nin (Roma kilisesi) temsil ettiği din anlayışına muhalefet giderek dine karşı bir anlayışa evrilmiştir. Düşünce olarak başlayan bu hareket, zamanla kültürel, sosyal, siyasal, ekonomik hayatı da dinin etkisinden kurtarma/arındırma mücadelesine dönüşmüştür. Sonuçları doğru anlamamız için onu doğuran sebepleri doğru anlamamız gerekiyor.

Seküler felsefenin inkişafından önce Batı toplumu feodal bir sosyo-ekonomik zeminde, dinin/ Kilise’nin zihinleri, ruhları kontrol ettiği, bu kontrolü siyasal anlamda feodal beyler ve Krallarla paylaştığı bir düzen içerisinde yaşıyordu. Hz. İsa’nın tebliğ ettiği ed- Din (İslam), rahmetin, şefkatin, adaletin bütün topluma yaygınlaştırılmasını amaç edinirken, Kilise ve din adamları elinde zulüm aracına dönüştü. Dünyevi olanı küçümseyen, dünyevi olandan uzak durdukça ruhların şeytanın, heva ve hevesin tasallutundan azade olacağını, Tanrı’ya daha çok yaklaşacağını insanlara anlatan Kilise,  tersine dünyevi iktidarı ve dünyevi mülkü gasp edenlerle ortaklık kurdu. Söyledikleriyle yaptıkları çelişmeye başladı. Zalimlere, gasıplara dini meşruiyet sağlama aracına dönüştü. Ahlaki, sosyal, ekonomik, siyasal ifsadın, yozlaşmanın büyük ortağı oldu. Bu duruma ilk eleştiriler de yeni yükselen sınıfın (Burjuvazi) teşvikiyle papazlardan geldi. Martin Luther (1483-1546) ve Erasmus (1466- 1536) örneklerinde olduğu gibi. Her yozlaşma kendi kurdunu içinde büyütürmüş.

Batı’da yükselen yeni sınıf olan Burjuvazi ile birlikte Avrupa ekonomik, kültürel, dini, sosyal, siyasal düzeni de yavaş yavaş değişmeye başlıyordu. Doğudan Müslüman Türklerin Anadolu’yu fethi ve İstanbul üzerine yürüme süreçleri, öncesinde Endülüs Emevi Devleti’nin güneyden Avrupa içerisine yürüyüşleri Avrupa’daki değişimin dışarıdan gelerek içeriyi değişime zorlayan sebepleri oldu. Bu sıkışmışlık hali Coğrafi Keşifler gibi sonuçlara sebebiyet verdi. Kilise’nin içinden başlayan tartışmalara Rönesans’la birlikte yeni gelişmekte olan seküler aydınlar da katıldı. Erasmus üzerinden takip edilecek din adamı kökenli meraklı, sorgulayıcı insanlar, zaman içinde seküler aydın tipinin nüvelerini oluşturdu. Bu nüveler Kant, M. Weber, E. Durkheim, A. Comte, Freud, Nietzsche ,  K. Marx, John Locke, David Hume,  Voltaire, Rousseau gibi örnekler üzerinden mücessem hale gelmiştir.  Yükselen Burjuvazi, geleneksel yapılardan kopan bu kişi ve kurumları cesaretlendirdi ve onlarla menfaat ortaklıkları oluşturdu. Burjuva ve  seküler aydınlar, Feodal toplumun en etkili gücü olan Kilise’ye, papazlara karşı kralları destekledi ve birlikte Kilise’nin gücünü kırdılar. İşte bundan sonra Seküler zihniyetin baharı başladı. Seküler zihniyetin belirleyici olacağı sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik düzen böylece inşa sürecine girdi.

Sekülerizm’le birlikte şu kavram ve kurumlar öne çıkmaya başladı: Hümanizm, Bilimcilik, Rasyonalizm, Pozitivizm, Modernite, İlerlemecilik, Özgürlük, Eleştiri, Deizm, Ateizm, Liberalizm, Sosyalizm, Muhafazakârlık, Materyalizm, Marksizm, Kapitalizm, Ulusçuluk, Ulus Devlet, Piyasa, Refah Toplumu, İnsan Hakları, Hukuk Devleti, Demokrasi. Şu anda bütün dünyada bu kavramlar tedavülde ve tedavülde kalması içinde her türlü yöntem kullanılmaktadır. Sekülerleşme; bu zihniyet, kavram, kurum ve yaşam biçiminin Teknoloji Devrimi ve Küreselleşmenin imkânlarını da yedeğine alarak yerküre çapında yaygınlık kazanma sürecinin adıdır. Modernite’nin, Sekülerizmin süreçleri ve sonuçları, Batı’da Postmodernite örneğinde olduğu gibi tartışılmaktadır. Fakat alternatif bir kültür ve medeniyet teklifi, inşası olmadığından insanlık için her şeye rağmen “tek alternatif” olma özelliğini sürdürmektedir.

Sekülerizmle Karşılaşmamız
Mağluplar galipleri taklit eder (İbn-i Haldun) sözü mucibince, İslam dünyası da Seküler düşünceyle gerileme dönemine girildiği yıllarda tanışmıştır. Nasıl Batılılar/Avrupa, İstanbul’un fethiyle yaşadığı yenilgi ve çöküşten sonra arayışa girdiyse Müslümanlar da aynı kaderi yaşamışlardır. İstanbul’un Fethinden sonra İslam dünyasının liderliğini uhdesine alan Osmanlı Devleti, Duraklama Dönemi’nde, (17. yy) Koçi Bey Risalesi ve Köprülüler örneğinde olduğu gibi kendi üstünlüğüne halel getirmeden çözümü kendi kültür- medeniyet dairesi içinde aramıştır. Gerileme Dönemi (18. yy), Avrupa düşüncesi ile temasın başladığı dönemdir. III.Selim döneminde Avrupa’ya elçiler gönderilmesi ve büyükelçilikler açılması, siyasi elitler üzerinden Seküler Avrupa ile fikri ve toplumsal olarak karşılaşılmıştır. Bu dönemde daha çok askeri alanda modernizasyon yaşanmıştır. Dağılma Dönemi’nde (19.yy), özellikle II. Mahmut’la birlikte, Avrupa’nın üstünlüğü kabul edilerek, askeri alanda başlayan reformların toplumsal alanı da kapsayacak şekilde Avrupa ile teşvik-i mesaide bulunulmuştur. Bu dönemden sonra Seküler Avrupa ile münasebetler, Tanzimat Fermanı (1839), Islahat Fermanı (1856) ve Meşrutiyet (1876) örneklerinde takip edileceği gibi Sekülerizmin lehine olacak şekilde devam edegelmiştir.

Osmanlı’nın Dağılma sürecinde Osmanlı Devleti’ni dağılmaktan, yıkılmaktan nasıl kurtarırız için gündeme gelen “üç tarzı siyaset” (Yusuf Akçura) üzerinden tartışılan düşünceler, Modern dönemin etkisinde geliştirilen düşüncelerdi. Modern dönemin zihniyetiyle malul bu ideolojik akımlar; Batıcılık, Türkçülük, İslamcılık, İslam dünyasının Modern/Seküler olandan nasıl etkilendiğinin ilk örneklerini oluşturur. Bu ifadeleri kullanırken, her dönemin kendine özgü özelliklerini, şartlarını unutuyor değilim. Osmanlı Devleti yaşarken geliştirilen fikir, akım ve çözümlerle Cumhuriyet dönemindekilerle tabii ki farklılıklar taşıyacaktır. Osmanlı Devleti hükmi şahsiyetini devam ettirirken her şeye rağmen ‘referans’ olarak İslam kabul ediliyordu, devlet, toplum ve siyasi elitler nezdinde.

Osmanlı Devleti ve toplumu örneğinde yaşanan bu sekülerleşme/modernizasyon, öncelikle devlet erkanı, ilmi ve siyasi elitler üzerinden gerçekleşiyordu. Payitaht ve çevresinde yaşanan bu değişimler, zaman içerisinde etkilerini toplum katına doğru genişletme istidadı gösterdi. Osmanlı toplum düzeninden dolayı; toplum, İslam Fıkhı üzerinden bir sosyo-ekonomik düzen içerisinde yaşadığı için yönetim katında yaşananlara geç intibak ediyor ya da toplumsal temsilcileri üzerinden (ulema-meşayih) yaşananlara temkinli yaklaşıyordu. Müslüman toplum, tarihinden devraldığı kadim anlayışından dolayı onu dininden, töresinden uzaklaştırmadığı, şeri maslahata uyduğu müddetçe devletlû katında olan-biteni fazla ciddiye almıyordu. Dışarıda yaşananlar sürekli olarak Osmanlı aleyhine tezahür etti. Çözüm için alınan her tedbir, Osmanlı devlet düzeninde yaşanan kanamayı durduramadığı gibi, devletin ve toplumun daha çok Sekülerizme açık hale gelmesine sebebiyet verdi. Bu süreçte; devlet, bürokratlar, aydınlar Sekülerizme en açık kesimleri oluşturuyordu. Üç tarzı siyasetin Batıcı ve Türkçü kesimleri kendileriyle beraber hareket eden kitleleri de Seküler zihniyet ve yaşam biçimine sürüklediler.  Zaman geçtikçe bu kesimler, devletin akıbetinden ümit kestikleri yetmiyormuş gibi, devlete ve topluma ruh veren din ve medeniyetten de ümit kesmeye başladılar. İslamcılar din-ü devlet, mülk-ü millet anlayışları gereği çözümü İslam zemininde aramaya devam ediyorlardı ama esen Seküler Batı rüzgârı kendi aralarında birbirlerine güvensizliğe, geleceğe dair ümitsizliğe sebebiyet veriyordu. Fikri, siyasi kabz ve tenakuz hali yaşanıyordu. Bu hal, bir İslamcı olarak Abdulhamid’in reformları, Abdulhamid-İslamcı mütefekkirler tartışmaları üzerinden takip edilebilir. Bu süreç, Cumhuriyet’in ilanına kadar yeni biçimler alarak devam etti. Her geçen zaman Sekülerizm lehine işliyordu.

İslamcılıktan Muhafazakâr Demokratlığa
Tarıma dayalı İmparatorluk düzenlerinin sarsıldığı, ticarete ve sanayiye dayanan Seküler Ulus Devletlerin revaç bulduğu bu dönemde, Osmanlı Batıcıları ve Türkçüleri yeni trende uyarak konumlarını revize ediyorlardı. Bu iki akımın, Meşrutiyet döneminde devleti çöküşten kurtarma amacı, seküler kavram ve kurumlar üzerinden devleti ve toplumu ‘dönüştürme’ amacına evrildi. Zihnen Batı’nın üstünlüğüne ikna olmuş bu kesimler, Osmanlı toplumunun geleceğini ‘Batı gibi olmakta’ görüyorlardı. İslamcılar ise; hala referanslarının İslam olduğunu söylemekle beraber Batı’nın bilim ve tekniğinin alınmasını mübah görüyorlardı. Geleneksel literatür Modern olan karşısında yetersiz/işlevsiz kaldığında, Modern olanla Geleneksel olanı te’lif etmeye çalışıyorlardı. Bu eklektizm hali, Seküler grupları daha da cesaretlendiriyordu. Çözümü Modern/Seküler olanda aramaya karar verdiğiniz zaman, muarızlarınız ya da Modernite taraftarları sizden kabulünüzü mantıki sonuçlarına kadar götürmenizi isteyecektir. Ya herkesi ikna edecek kendi içinde tutarlı bir teklifte bulunacaksınız ya da risk taşısa da teklif edilen ‘yeni’ ye mecbur kalacaksınız.

Bu fikri, sosyal, siyasal ortamda Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na dâhil oldu. Bu olağanüstü hal her şeyi yeniden düşünmeyi icbar etti. Öncelik devletin ve halkın bu imtihandan en az zararla çıkmasıydı. Savaş devam ederken düşmanlar ve içerideki fikri ve siyasi gruplar, bir taraftan da gelecek planlaması yapıyorlardı. İnişe geçen, inkıraz yaşayan Payitaht, Osmanlı Devleti ve Müslüman Ümmet’ti.  Yükselen ise; Batı ve onun temsil ettiği zihniyet, kavram ve kurumlardı. Sonunda yükselen güçler ve zihniyet savaştan galip ayrıldı. Osmanlı’nın akıbeti bu ortamda müzakere edilmeye başlandı. Cumhuriyet’in ilanı ve ilk yılları grupların birbirini tartması ile geçti. İslamcılar savaşta en yetkin insanlarını kaybettiler. Hilafet ilga edildi, İslamcıların ilmi kökleriyle irtibatları koparıldı, Müslüman coğrafyalarla irtibatlar kesildi.  Yükselen güçleri gören ve onlarla zihinsel olarak ünsiyet peyda eden, Cumhuriyet’in geleceğini o medeniyet içerisinde gören Batıcı kesimler, ‘eski’yi temsil eden grupları, yapıları tasfiye etme yolunu tuttular. Bu kesimler, Batılı dostları tarafından, eskiyi temsil edenlere karşı cesaretlendirildiler ve cesaretlendirilmeye de devam edilmektedirler.

Osmanlı Devleti’nin bu şekilde son bulması, yeni kurulacak devletin kimliği ve toplumun sekülerleşmesi için önemli bir kırılma anıdır. Cumhuriyet’in ilk yılları (1923-1946), Tek Parti Rejimi altında, Fransız Jakobenlerinden mülhem Sekülerleşme süreçleriyle geçti. Bu dönemde, Müslüman halk ve önderler, her konuda alabildiğince zayıflatılmış ve tedibe tabi tutulmuşlardır. Müslüman halkın ve ‘eski rejimi’ isteyecek olanların gücü yeterince kırıldıktan sonra, dünyadaki yeni gelişmelerden ve o günkü hakim güçlerin teşvikiyle kontrollü bir şekilde Çok Partili siyasi hayata geçilmiştir. Müslüman yığınlar, Demokrat Parti üzerinden Sistem’e uyum sağlamaya mecbur edilmişlerdir. Bu aşamadan sonra bu ülkede İslam bir referans kaynağı olmaktan kademeli olarak çıkarılmıştır. Tek Parti döneminde devlet hayatından kovulan İslam, Demokrat Parti dönemiyle toplum hayatından vicdanlara yönlendirilmiştir. Çok Partili hayatla birlikte sekülerleşme, daha yumuşak metotlar kullanılarak gerçekleştirilmeye çalışıldı. Devlet tıkandığı zaman darbelerle tıkanıklık açıldı ama topluma ”devletin ideoloji aygıtları” kullanılarak gerçekleştirilen ikna süreçlerine devam edildi. Demokrat Parti ve devamında kurulan Sağcı partiler eliyle toplumun kadim Sünni çoğunluğu kendine dayatılanlara karşı, Osmanlı’nın gerileme döneminden bu tarafa kendi çapında direnmesine rağmen her gelen nesille direniş zayıflıyordu. Bu direniş, Özal’la birlikte büyük bir yara aldı. Özal uyguladığı sosyal, ekonomik, siyasal programlarla Müslüman kitleleri Sistem’e gönüllü katılmaya ikna etti. Bu hal, FETÖ ile yaygınlık ve derinlik kazandı. Milli Görüş Hareketi’nin iktidarına izin verilmesi de kitleleri Sistem’e daha da yaklaştırdı. Erbakan’ın istenen performansı göster/e/memesi ve Seküler/Laik elitin beceriksizliği, toplumsal meşruiyetini yitirmesi sebebiyle, toplumdan meşruiyet alan ama Seküler Sistem’inde devamını sağlayan bir açılıma ihtiyaç hâsıl oldu. Erbakan’ın itibarsızlaştırılması, Özal döneminde yetişen dindar/ muhafazakâr kültürel, siyasal, ekonomik elitlerin teşvikiyle Ak Parti siyasi arenaya davet edildi.
Sonuç: Demokratik Mutabakat
Gerileme Dönemi’nde başlayan “ne olacak bu devletin, memleketin hali” tartışması bu gün itibarıyla Sekülerizm lehine sonuçlanmıştır. Üç tarzı siyasetin tarafları/müdafileri Liberal Demokrasi, Sosyal Demokrasi, Muhafazakâr Demokrasi, Ulusalcılık, Milliyetçilik üzerinden Demokrasi’de uzlaşmışlardır. Bu gün her siyasal blok en iyi demokratın kendileri olduğunu iddia ediyor. Siyasal erki ele geçirdikleri zaman Demokrasi’yi en kâmil şekilde kendilerinin fiiliyata geçireceklerinden bahsediyorlar. Yüz yıllık Sekülerleşme süreci başarılı bir şekilde amacına ulaşmış bulunmaktadır.

Bu sürecin en anlaşılmazları kendilerini İslamcı akıma nispet edenler olmuştur. Batıcılar, Türkçüleri/Ulusçuları/Milliyetçileri anlayabiliriz. Son kertede onlar var oluşlarını Seküler felsefeye borçlular. Buradan neşet ediyorlar. Fakat İslamcıyım diyenlere ne demeli? İslamcılar, İslamcılığın, İslam’ın değer ve amaçlarıyla uyumlu tarafını devam ettirerek, tarihsel ve konjonktürel olanı güncelleyerek yola devam etmeleri gerekirken, hem İslam’ın evrensel iddialarından, tekliflerinden hem de İslamcılıktan vazgeçtiler.  Seküler Felsefe, insanlığı, Allah’tan, Ahiretten, hesap gününden uzaklaştırma, insanı egosu üzerinden tanımlayarak heva ve hevesinin, şeytanın yönlendirmesine açık hale getirilmesi, sosyal, ekonomik, siyasal hayatın ed-Din olan İslam’dan bağımsızlaştırılması amacı gütmektedir. Bu amaç gerçekleştikçe; varlık, insanlık, nefsini ilah edinmeye yeltenen zalim güç odaklarının kontrolüne girmektedir. 

Her seküler insan, yeni bir sahte ilah, Nemrut, Firavun namzedidir. Her seküler ideoloji bizi 
bunlara kulluğa davet etmektedir. Kuran bu insanları ve zihniyetleri tanıtmasına rağmen nasıl bunlara ve bunların yaşam biçimlerine (dinlerine/ ideolojilerine) meyledebiliyoruz?

Sekülerizmin oluşmaya başladığı yıllara baktığımızda mevcut dini anlayış ve ortamın bu zihniyetin oluşumuna uygun bir ortam oluşturduğunu görüyoruz. Hak giderse Batıl hüküm ferma olur. Batılın varlığı Hakk’ın yokluğuna bağlıdır. Batıl neden hâkim oldu demekle bir yere varamayız. Bu gün İslam kendi otantikliğinde/tabiatında tezahür etmiyor. İslam, Tevhid dinidir. Tevhid; varlığa, hayata, bilgiye, topluma bir bütünlük içinde bakabilmenin ifadesidir. Maalesef bugün bu Tevhidi bütünlükten uzaklaşmış durumdayız. Herkes İslam’ın bir bölümü üzerinden dini anlıyor, bunun üzerinden kendini ve hayatı tanımlamaya çalışıyor. Bundan daha feci olanı ise; Müslümanım diyenlerin inanç, fikir, ameli anlamda büyük bir ciddiyetsizlik ve tutarsızlık yaşamalarıdır. Müslümanlar fecaat düzeyinde bir temsiliyet krizi yaşamaktadırlar. Dün Referansım İslam’dır, Rehberim Kuran’dır, Önderim Hz. Peygamber’dir, ismim Müslüman’dır ve ben “İslamcı”yım diyenler ve bu düşünceleri ölümüne savunanlar, bu gün tam tersi durumlara geçebiliyorlar. Dün Sekülerizme, Laikliğe, modern ideolojilere karşı çıkanlar bugün mal bulmuş mağribi gibi bu düşünceleri, ideolojileri savunuyor ve başkalarına da hararetle tavsiye edebiliyorlar. Ayrıca dün inandıklarına, savunduklarına, yaptıklarına karşı da hayıflanıyorlar. Bu yüzeysellik, bu ciddiyetsizlik, bu cehalet kendilerini, giderayak inandıklarını söyledikleri dinlerini toplum nezdinde itibarsızlaştırıyor. Sonra da kendilerinin beceremediği, gerçekleştiremediği hayallerini(!) çocuklarının 
neden savunmadığından yakınıyorlar. Çocuklar babalarından çok daha dürüstler, samimiler. Eğer siz İslamcılıktan Muhafazakâr Demokrasi’ye utanmadan sıkılmadan geçebiliyorsanız, ben de sizin çıktığınız yolculuğu mantıki, ameli olarak sonuna kadar götürebilirim. O zaman ben de tam Seküler olurum diyor. Gençlerin argo diliyle: Aslı varken çakmasıyla neden uğraşayım!  Siz dünyevi menfaat, siyasi ikballeriniz için İslam’ı referans olmaktan çıkarırsanız masum gençlerin İslam’ı bir bütün olarak hayatlarından çıkarmalarına itiraz etme hakkınız olabilir mi?

Hayat ciddiyetsizliği, samimiyetsizliği kaldırmaz. Her an ölüme yaklaşıyoruz. Aklımızı başımıza devşirmek zorundayız. Dünyamızı berbat ediyoruz, bari ahireti düşünerek ölüm gelmeden titreyip kendimize gelmeliyiz. Böyle giderse gelecek nesillere kötü bir çığır açacağız. Allah’ın, İslam’ın bize ihtiyacı yok. Bizim bu Rahmet’e, Nimet’e ihtiyacımız var. Yoksa Rahman ve Hadi olan Allah dinini Ey İnsanlar, Ey Müminler diyerek insanlığa haykıracak, gereğince amel edecek yiğitler halk eder ve onların eliyle yeryüzüne hâkim kılar.

Sekülerizm ve onun vücut verdiği uygarlık insanlığın baş belasına dönüşmüştür. Bu durumu görmek ve gereğini yapmakla mükellefiz.  Bizimle birlikte bütün insanlık helake doğru yuvarlanıyor. Bu gidişe dur demek, yeryüzüne halife olmayı kabul eden Müslümanların görevidir

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!