...Ya Sonra

...Ya Sonra
Maşite TORAMAN
01 Eylül 2016

Eskiler, kalıcı bir mazi olarak durur yüreğimizin anı defterlerinde. Bazılarını unutmamak adına kaydetmişizdir oraya, bazıları ise kocaman bir yara olarak ilişmiştir usulca… İstemeden yer etmiştir gönlümüze ve biz istemeden kabullenmişizdir onları mecalsizce.

Eskiye aitken varlığımız, eskiden oluşurken hayatımız ve geçmişten gelirken benliğimiz; biz hep yenileri isteyip, geleceğin adımlarıyla önümüzdeki hayalleri yutmaya çalışmışız kursaklarımıza tıkarcasına! Hep sonralar, hep yarınlar yer alıyor planlarımızda. Ölümden bu kadar korkarken geleceğin üzerine gitmek de neyin nesi oysa?!

İnsan olmak bunu gerektirircesine, bitmeyen bir yol tutmuş, ardımıza bakmadan yürümekteyiz. Bazen utanıp geçmişimizden, bazen nefret edip, bazense gönle sığmayan sancılar biriktirip yürümekteyiz. Dur diyen yok hiç, bekle diyen, gitme diyen yok. Gidip gelen de olmamış hiç, gidenler hep yitmiş sonraların belirsizliklerinde ve biz sorgulamadan devam etmişiz. Kaçıncı yüzyılın hangi mevsiminde hayata gözlerimizi yumacağımızı hesap etmeden, yaşımızın kaç olduğunu bilincimizden silip, doğum tarihimizi bir resmî evrak gibi cebimizde gezdirerek, geleceğe gitmişiz. Eski dediğimiz eskilerimizde neler var bilmeden, neler biriktirebildiğimizi hesap etmeden, eksikleri göremeden koştura koştura sonralara yürümüşüz. 

Peki ya sonra?!
Sonra bunca nisyanın eşiğinden bizi çekip kurtaran olmadan, nefesimizin bitmeyeceğini mi düşünüyoruz? 
Sonra bunca sonraların öncesini hiç düşünmeden gittiğimiz yolun sonunda hesap olmayacağını mı düşünüyoruz?

Bunca itirafların eşiğinden dönüp, yüreğimizin tozlanmış anı defterine bir göz gezdiremeden de bitebilir bu ömür. Ama biz hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlardan değiliz. O defterler her an elimizin altında geleceğimize ışık tutmalı. Her ne kadar unutmak istediklerimiz olsa da, hatırlamak istemediklerimiz ve canımızı acıtan hatıralar olsa da, biz bu acılarla olgunlaşmalıyız. Çünkü bizim Rabbimiz, bizi dünyaya gönderirken, nefesimizi fütursuzca harcayabilelim diye değil; her nefesin hesabının sorulacağını bilerek yaşamamızı istedi. Kadir-kıymet bilmeden geçirdiğimiz ömür bittiği vakit ellerimiz boşluğa düştüğünde, o hesap gününün dehşetli vakitlerinde geçmişimizden utanmamak değil midir esas olan? O utanıp hatırlamak istemediğimiz eskiler, o gün kızartırsa yüzümüzü, asıl kederlerin en büyüğünü yaşamaz mıyız o zaman? Koştura koştura yaşadığımız ömrün sonralarından da elde edemedikse bir şey, acıların hiç geçmeden içimizi yaktığı bir gün olmaz mı o gün? Yarınlara saatler kurup heyecanla açarken gözlerimizi, dünlerin hatalarını telafi edemeden yitip gittiğimiz yarınlardan dönüş olmayınca, en pişman olduğumuz bir gün olmaz mı o gün?

İşte o gün, en acımasız hatıralar gelip dikildiğinde karşımıza, biz pişmanlığımızı dile getirmek istesek de, yalvarsak da, yakarışlarımızın karşılık bulamayacağı, gözyaşlarımıza aldırış edilemeyeceği bir gün olacak o gün… 

Ya sonra…

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır..
 
 
Herhangi bir yorum yapılmadı, ilk yorumlayan siz olun!